Yako kendi sorularına yanıtları kendi vermeye gayret ediyor... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yako kendi sorularına yanıtları kendi vermeye gayret ediyor... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

19 Temmuz 2012 Perşembe

Ada, etkinlik ve daha neler...



İçinde bulunduğumuz haftanın diğer günlerinde adaya gitmeyip de
bu sabah Galatasaray Adası’na yüzmeye gidenler,
hoş bir sürprizle karşılaştılar...

Havuz kapalıydı, o erken saatlerde adaya et, sebze, ekmek taşıyan komi çocuklar
bunun haftabaşından itibaren iskeleye asılan
dosya kağıdı boyutundaki kağıtlarda yazılı olduğunu söylediler.
İfadeleri görülmeye değerdi, mesela ben değil de Yaşar Kemal anlatsa ne güzel anlatırdı.
Ya da belli mi olur, içinden benim gibi Kasımpaşalı küfrü değil, Adanalı küfrü savurur, geçerdi.

Meraktan sordu kulüp üyesinin biri, neden diye.
Etkinlik hazırlıkları var dediler.
Evet, gerçekten de havuzun güney ucunda devasa bir sahne kuruluyor,
hazırlanılıyordu.

Aynı kulüp üyesi adaya çıktı, sekreteryada ufak bir işi vardı.
Kendisine nereye gittiğini soran başka komiler de oldu, tınmadı,
çocuklar akıllandırılmakla bitmeyecek gibiydi ne de olsa.
Sekreteryada işini halletti, ada iskelesinde sigarasını içti, karaya döndü.
Sigara içmese daha iyiydi.

Kuruçeşme sahilinde teknelere bakarak mümkün olduğunca uzun bir yürüyüş yaptı.
Rejimdeydi, hakkını vermeliydi.
Yürürken inşa edeceği tekneye ne detaylar ekleyeceğini değil,
bu etkinliği planlayanın ne fatura çıkaracağını düşündü.
Yüzündeki ifadeyi El Greco ya da Munch çizse ne güzel olurdu.

Arabasına bindi, radyoyu açtı, rock çalıyordu.
Trafiğe karıştı.
(yarın bi daha)

22 Haziran 2010 Salı

Hazır mısın?



Zor olmadığı iddiasında değilim.


Vücudumuzu fiziki kapasitesinin çok altında kullanıyor, dolayısıyla da eğer eskisi kadar yemeyi sürdürüyorsak, zaten sonuna kadar dolu depolarımızı daha da geliştiriyoruz.


Anne babalarımızın bizim yaşımızda kullandıkları kapasitenin yarısını kullanmıyor, odun-kömür taşımıyor, ev temizlemiyor, bulaşık yıkamıyor, patates soymuyor, et kesmiyor, çamaşırlarımızı suya bastırmıyor ya da merdaneli makinada yıkamıyoruz, halılarımızı da yıkayamıyor, yorganları dövmüyor, iki-üç yılda bir evi boyamıyor, otobüs durağına da yürümüyoruz mesela. Kışın daha iyi ısınıyor, yazın düğmeye basıp serinleyiveriyoruz. Depolarımıza stok yapan program ise bunu henüz algılayamadı.


Haftada bir yürümek, koşmak ya da yüzmenin hiç faydası olmadığı aşikar, sonrasında oturup daha fazla yiyoruz haliyle.


O zaman bir yandan porsiyonları ve mide kapasitesini azaltırken, günlük hayatımızın içine birazcık daha fiziki aktivite sokmamız, bu artık atıl kalan depoların zamanla boşalmasını, güç de olsa, eninde sonunda sağlayabilir. Üstelik dikkatli olursanız, o katı "şunu ye-bunu yeme"ler olmadığı halde…


İsteyene birkaç ipucu…


Daha az ye, yani porsiyonları ufalt…


Ben başlangıçta, hem dehşetengiz bir açık büfe oluşturduğumuz kulüpte, hem de naçizane evimde o öğünde yiyeceğim her şeyi tek servis tabağına sığdırmakla başladım… Zordu, sonuçta çapı 27 ile 33 cm. arasında değişen tabakların belli bir kapasitesi var, ister istemez yükseklik uygulamalarına kafa yormaya başlıyorsun. Ama bu, bir süre sonra 5 litrelik su boyutuna seneler önce ulaşmış midenin her geçen gün biraz daha az malzeme ile yetinerek ufalmasına yardımcı oluyor. Bir süre sonra bakıyorsun ki yükseklikle uğraşma aşamasından tabakta renk düzenlemesine, klasik tabloların modern yorumlarına falan kafa yorma aşamasına geçmişsin. Ha bu arada, ekmekler tabağa sığmıyorsa mesela, demek ki onları yemeyebilirmişiz aslında. Bu arada ne kadar şahane olduklarını düşünsek de boşu boşuna mayonez-kokteyl sos vesaire boca etmiyoruz tabağa, bir de aşçımızdan nefret de etsek onun tuz oranına sadık kalıyoruz, tuz eklemiyoruz. Makul miktarda zeytinyağı, limon, sirke, balzamik, her tür baharat, özellikle azıcık soğan ve sarmısak serbest ve hatta zaruri. Meyve ya da tatlıyı aynı tabağa koymak zaten olmuyor ya, dolayısıyla ana yemekten kısa bir süre sonra yemek üzere hazırladığın 21 cm. tabakta, kule tasarımından, İngiliz bahçesine geçme aşaması biraz çetrefilli. Ama ben 6 ile 8 parça baklavadan ikiye düşebildiysem herkes de düşebilir. Şimdi tabaklarım çok daha zarif ve çekici, ve hatta çoğu zaman kışkırtıcı ve baştan çıkartıcı.


Biraz daha az karbonhidrat, biraz daha lifli gıda ve protein…


Patates out - karides in ya da lazanya out - taze fasulye in gibi, pilav konusunda da gene Vedat Milor Abi'nin muhteşem sözü:

"Sadrazam Mahmut'un pilavı o kadar güzel ki, her akşam bir kaşık yesem bıkmam!"


Yavaş yiyebilmek için kendine vakit ayır…


Hani şu aptal mide reseptörleri aptal beyin reseptörlerine "doydum beaaa!!!" mesajını bilmem kaç dakika sonra yolluyormuş ya, kısa devre yaptırarak bu süreyi kısaltamayacağına göre, eskiden "iki yarım ekmek kokoreç, iki çeyrek midye, bi zümküfül" yiyebildiğin süreye "bi yarım ekmek kokoreç, on dakika sonra bi yarım ekmek midye" yaymayı başarabildiğin gün anlıyorsun ki, bu da yetebiliyormuş aslında…


Yalnızca sana "şaaaahaaane" gelen şeyleri ye…


Bunu yapmaya başlayınca, kapasitesini azimle azalttığımız mideyi, az buçuk kazındığı için ya da saati geldiği için ya da ne bileyim yalnızca sıkıldığımız için olmayacak şeylerle doldurmuyoruz. Az yiyeceğimize göre en iyisini seçmeli, gerekiyorsa daha fazla uğraşmalı, seçerken ve hazırlarken daha fazla özen göstermeli ve hatta sanıyorum ki daha fazla para da harcayabilmeliyiz. Bakkal ekmeği arasına herhangi bir beyaz peynir ya da kaşar peyniri doldurup mideye indirmek yerine, müthiş bir fırının müthiş ekmeklerini incecik kesip, üstüne eski ( mesela "biberli" denen ve gittikçe daha az rastlanan) bir kaşar ve iyi bir mortadella ve çubuk turşu ya da keçi peyniri, közlenmiş kırmızı biber ve fesleğen koyup kanape yapmak gibi bir şey… Ya da o fabrika tavuklarından tamamen vazgeç ve köy tavuğu peşinde koş gibi... Bir de JB yerine Chivas Regal var mesela, ciddiyim.


Su içmeyi bırakma ve kahveyi dozunda bırak…


Soğuk su metabolizmayı hızlandırdığı gibi, mideni de kandırabiliyor, kahve ise tuhaftır ama iştah açıyormuş iyi mi? Günde bir şişe soda ya da bir multivitamin-mineral tableti de metabolizmanın iyi çalışması için eksik kalan ıvır zıvırı tamamlıyor. Bira yerine light bira, üçüncü kahve yerine bir yeşil çay, kola yerine zero, beyaz yerine roze ya da kırmızı şarap, şarap yerine rakı, dört duble yerine dört tek rakı, her gece rakı yerine yarın gece rakı da kilo vermede yardımcı oluyor tabii.


Bu öğün aralarını çok takmasak da olur…


Gözde diyetisyenler, frenleri bozulmuş hastalarına altı öğün falan öneriyorlar ya, o yalnızca frenler tamamen tamamen devre dışı kaldıysa gerekli herhalde. Yoksa ceviz ve fındık hele de fıstık gibi, ya da havuç gibi el-ağız oyalayıcılarla, hele de kepekli-kepeksiz tüm bisküvi ve kurabiyelerle, cipslerle ve hatta yoğurt ve yoğurt türevleriyle arana mesafe koy. Bu mesafenin en uygunu senin evle süpermarket arasındaki bence. İş olsundan bir kase kiraz bu mevsimde yeterli, günde bir kiloya ulaşmaması kaydıyla.


Temel olarak bu yeterli galiba…


Son olarak, günlük hayatına sokuşturabildiğin kadarcık aktivite yerine doğrusu, tabii ki her gün, olmazsa haftada en az üç gün ağırlığa karşı çalışmak, ama o konuya bu yazıya gelen cevaplara göre değinmem daha doğru olur…

19 Haziran 2008 Perşembe

Ellere var da...



TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bir ay kadar önce Giresun’un Kümbet Yaylası’nda bir tesiste içki satılmadığını görünce şaşırmış, kızmış, esmiş, gürlemişti vesaire…

Ben ise Ulusoy’un söylediklerine takılmıştım: "Bu tesislerde alkollü içki olmaması belki doğrudur. Bizim insanımız su içse bile tüfeğine sarılır. Ancak bir haftalığına Alman bir kafile getirdin buraya, ama bira yok. Su içmiyor adamlar zaten. Böyle bir hakkın yok. Turizm diyorsunuz, tanıtım diyorsunuz, tesislerinizi de yapıyorsunuz ama eksik yapıyorsunuz. Bana sorarsanız burası alkolsüz olmaz." DHA’nın Ulusoy’un sözlerinin ne kadarını ne şekilde aktardığı üzerine fikir yürütmeyeceğim ama buna benzer bültenlerde cümlelerin ve ifadenin muhabirin insafına kaldığına dair bilgimin ne yazık ki her geçen gün yeni tecrübelerle pekiştiği bir iş yapıyorum.

Sayın Başkan demiş ki: “… belki doğrudur.” Nedir?.. Tamam, doğru göreceli bir değer olabilir ancak devamında gelen cümle “belki”yi açıklaması yönünden ayrı bir önem kazanıyor. İçince tehlikeli oluyormuşuz tespitinde bulunuyor Başkan. Tabii bunu duyunca etraftakiler de “E vermeyeceen sen bunnara alkolu o zaman bişe olmaz tabi bak!”diye kafa sallamış olabilirler mi acaba?

Maarif Nazırı Haşim Paşa’ya ve gene Maarif Nazırı Emrullah Efendi (herhalde o da paşa olsa gerek) atfedilen, daha sonra Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel’in de zikrettiği “Şu mektepler olmasa, maarifi ne güzel idare ederdim.” vecizesinin, devlet ve yönetim anlayışımızdaki yeri, ironiden realiteye doğru her geçen gün biraz daha kaydırılıyor.

Ama Sayın Başkan’ın sonraki vecizeleri benim içimi iyicene yaktı. Mealen “Turiste karşı mahcup oluruz.” diyerek, aslında ister istemez hepimizin derinlerinde gizlenen o ezik psikolojinin yaklaşımını dışa vuruyor. Yani “Yurdum insanına bu kadarı yeter ama mesela Alman’a yetmez” mi? Bu “Aman komşulara mahcup olmayalım; elalem ne der sonra” kalıplarında kendini kabul ettiren, daha birçok örneği verilebilecek bir düşünce yapısının dışa vurumu.

Evlerinde yaşamlarını yan cepheye bakan küçük oturma odasında geçirip, daha düzgüncene bir ev hali olanağı sunabilecek konum ve boyuttaki salondaki eşyalarının üstünü örtüp bir de kapısına da kilit vuran; giysilerini bayramlıklar, misafirlikler ve diğerleri diye sınıflandıran davranış tarzının dışa vurumu. Hadi gelin iyice abartalım: topluluk içinde hâşâ yapmayıp yalnız kaldığında her türlü edepsizliği arsızca bir zevkle yapan davranış tarzının dışa vurumu. Düzgün yaşamaya, düzgün davranmaya, o salona ya da her gün pırıl pırıl yeni giysiler giymeye hakları yokmuş gibi.

Uzun yıllar bu turist insanının içinde yaşadım mesleki nedenlerle. Doğal olarak da “Turiste mahcup oluruz sonra…” zihniyetiyle çepeçevre sarılıydı dört bir yanım. Turizmin ulaştığı her ülkeye kazandırdıkları kadar kaybettirdikleri de olduğu konusu çok uzun sohbetlerin konusu olur zaten bu yazının konusunun da dışına çıkar. Ama yenilikleri iyi ya da kötü olsunlar umursamadan kolaylıkla benimseyen yurdum halkının turizmin getirdiklerine kolayca uyum gösterdiğini ve bunları işine geldiği gibi modifiye ederek hayatlarının değişmez parçası haline getirdiğinden dem vurabiliriz.

Hayatımızda kendimiz için yaptıklarımızı, en az başkaları için yaptıklarımız kadar önemsememiz gerektiğini düşünen, herkesin de benim kadar bencil olma hakkına sahip olduğunun farkında bir bencil olarak, şimdi kendi kendime soruyorum:

Elin Alman’ının hakkı var da benim yok mu Sayın Başkan? O işletmecilerin bana karşı bunu yapmaya hakkı var mı? Hem, İstanbul’un göbeğinde âlâ-ü-vâlâ ile “hizmete soktukları” sözde “taşıttan arındırılmış” Talimhane bölgesinde alkollü içecek servisi yapmayan dört yıldızlı ve daha yüksek kategorilerdeki şık otel sayısı, boğaz kıyısında ya da mesela Acıbadem Caddesi’nde alkollü içecek servis etmeyen şahane lokantaların sayısı tam olarak nedir?

Haftalar önce düştüğüm notları toparlamaya, dün Radikal gazetesinde okuduğum Mısırlı işletmecilerin tepkisi uyandırdı beni. “Vay be, dedim, adamlar ne tepki koymuş!” Darısı başımıza…

Suudi’nin içki yasağı Mısır’ı karıştırdı

Mısır’da süperlüks Grand Hyatt Otel’in Suudi Kraliyet ailesine mensup sahibi Abdülaziz İbrahim’in geçen ay tam 2 bin 500 şişe içkiyi tuvaletlere döktürüp sifonu çektiği ortaya çıktı. Batılı turistle dolup taşan Mısır’daki turizmciler ayaklandı. Turizm bakanı Garranah oteli uyardı

KAHİRE - (afp) İstanbul’da Goldenhorn Oteli’nin ‘AKP izin vermiyor’ gerekçesiyle turistlere yaptığı alkollü içki servisini vatandaşlardan esirgemesinin büyük tartışma koparmasının ardından, turizmden büyük gelir elde eden Mısır’da süper lüks bir otelin İslam adına içki servisini durdurması bomba etkisi yarattı. Üstelik söz konusu otel, Amerikan oteller zinciri Grand Hyatt’ın Mısır başkenti Kahire’deki uzantısı. Gelgelelim Nil Nehri’ndeki haliçte nefes kesen manzaraya sahip beş yıldızlı otelin sahibi Suudi kraliyet ailesinden Abdülaziz İbrahim. İbrahim, geçen ay stoklardaki tüm alkolden kurtulmaya karar verince, 2 bin 500 şişe tuvaletlere dökülmüş, Amerika’daki merkez de haberdar edilmemiş.

‘Menüye sadece tavuk koymak’

Mısır Otelciler Birliği Başkanı Fethi Nur “Otelcilik kurallarını ihlal eden bu kararla 300 bin dolarlık içkinin üzerine sifon çekilmiş” tepkisini gösterdi. Nil kıyısındaki prestijli Hilton Oteli’nin de sahibi olan Nur, alkol yasağını menüye sadece tavuk koymakla kıyaslarken, geçen hafta Suudi şeyhiyle konuşup ‘Ya alkol servisi yeniden başlar ya da otelcilik hayatınız biter’ resti çektiğini belirtti. Nur, “Son mühlet 2 Temmuz. Alkol geri dönmezse yıldızı ikiye inecek ve otelin değeri de buna göre düşecek” dedi. Grand Hyatt Kahire, internetten içki satmadığı ve içilmesini de yasakladığı anonsu yaparken, Chicago merkezindeki sözcüsü “Bu bizim kararımız değil. Müzakere ediyoruz” açıklamasını yaptı.

Yasak, Mısır turizm sektöründe deprem etkisi yarattı. Geçen yıl 11 milyon turisti ağırlamış Mısır’ın gayri safi milli hasılasının yüzde 11.6’sı ile döviz girdisinin yüzde 20’si turizm kaynaklı, çalışan nüfusunun yüzde 12’si bu sektörde istihdam ediliyor. Her işin İslam’la içiçe geçtiği Mısır’da anayasaya göre yasaların İslam hukukuna uygun olması gerekse de alkol yasağı bulunmaması turizmin yüzü suyu hürmetine. Dolayısıyla Turizm Bakanı Züheyr Garranah olayla ilgili “Turizmde öyle bir patlama var ki, bozulmasın diye parmaklarımızı çaprazlıyoruz. Sektörü düzenleyen kurallara herkes uymalı” dedi. İkiden fazla yıldızlı her otel alkol servis etmek zorunda. İdareci şirket varken otel sahiplerinin işleyişe karışmasına izin verilmiyor. 11 Eylül saldırılarınden beri Körfez’deki Arap krallıklarının vatandaşları ABD, Britanya ve Fransa yerine Mısır’a gitmeyi tercih ediyor. Kahire’ye yılda en az 400 bin Suudi turist geliyor ve hiçbiri ülkelerinde yasak olan alkolün burada satılmasından rahatsız gözükmüyor. Ama Körfez’de mümin turistleri memnun etmek için içki servisi yapmayan İslami otellerin sayısı artıyor, Dubai’deki Taç Sarayı, Tamani gibi oteller buna örnek. Nur “Fena fikir değil, ama Mısır’da buna talep yok” dedi. Mısır’a giden turistlerin üçte ikisi Avrupalı. Mısır şarabının yüzde 80’ini 1.5 milyon Rus tüketiyor. El Ezher Üniversitesi’nin İslami Araştırmalar Merkezi’nden Şeyh Abdülbaki ise “Alkol yasağı çok iyi fikir, çünkü İslami otel seçeneği sunuyor. Alkol, insani hayvan konumuna indiriyor” görüşünde.


DHA’nın yazının başında sözü geçen haberini okuyup siz de Sayın Başkanın duygularına katılabilirsiniz ya da katılmayabilirsiniz:

İçkisiz Albayrak tesisi TÜRSAB’ı kızdırdı
Kaynak: Hakan Kabahasanoğlu - DHA/Hürriyet

Kümbet Yaylası'nda içki yasağı.

Karadeniz Gezisi kapsamında Giresun’un Kümbet Yaylası’na giden Türkiye Seyahat Acentaları Birliği (TÜRSAB) Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy ve beraberindeki heyet, Albayrak Grubu tarafından işletilen Koçkayası Tesisleri’nde "içki yasağı" sürprizi ile karşılaştı.

TÜRSAB Başkanı Başaran Ulusoy, bu tür yasaklarla turizmin gelişemeyeceğine dikkat çekerek, olaya tepki gösterdi.
TÜRSAB Yönetim Kurulu üyeleri ve tur operatörlerinden oluşan kafile, Karadeniz gezisi kapsamında dün akşam Giresun’un Kümbet Yaylası’na çıktı. Burada Giresun Valisi Mustafa Taşkesen’le birlikte incelemelerde bulunan TÜRSAB Yönetim Kurulu Başkanı Başaran Ulusoy ve beraberindekiler, yemek için ise yayladaki Koçkayası Tatil Köyü’ne geçti. Alkollü içki satışı yapılmayan tesiste yemek başlarken Başaran Ulusoy, yanlarında getirdikleri içkilerin servis yapılmasını istedi. Tesis müdürünün, "Tesisimizde içki içilmesi yasak" sözleri karşısında, Ulusoy ve beraberindekiler şaşkınlıklarını gizleyemedi. Ulusoy, tatsızlık çıkmaması için getirilen içkileri araçlara geri gönderdi. TÜRSAB üyeleri de uygulamayı eleştirirken, yemeğe katılan Vali Mustafa Taşkesen olayla ilgili yorum yapmadı.

Alman kafile gelse…

Yemeğin ardından beraberindekilerle birlikte tesisten ayrılan Ulusoy, içki yasağıyla ilgili basın mensuplarının sorularına ise şu yanıtı verdi: "Bu tesislerde alkollü içki olmaması belki doğrudur. Bizim insanımız su içse bile tüfeğine sarılır. Ancak bir haftalığına Alman bir kafile getirdin buraya, ama bira yok. Su içmiyor adamlar zaten. Böyle bir hakkın yok. Turizm diyorsunuz, tanıtım diyorsunuz, tesislerinizi de yapıyorsunuz ama eksik yapıyorsunuz. Bana sorarsanız burası alkolsüz olmaz."

Konstrüktif Nostalji...



Geçen aksam eski dostum Kevork Tavityan’ı Cihangir’de evinin penceresinde görünce dayanamadım, durdum seslendim. Arabayı yirmi dakikalık boşuna bir turlamaca sonunda, gene eski bir dostun yardımıyla, hem de hiç sevmediğim bir marketin önündeki paletleri ve daha bilumum “Buraya park edilmeyiniz ulen!” nesnelerini kaldırarak bırakabildim ve söylene söylene Kevork’un evine seğirttim.

1992 yılının sonuydu herhalde, Defterdar Yokuşu’ndaki o şahane apartmandaki bahçe katı daireyi seçmemizin nedenlerinden en önemlisi tabii yeri, o boydaki evdeki müthiş oda sayısı, apartmanın güzelliği, komşular falandı. Ama etrafın sessizliği, sükûneti, her daim ücretsiz park yeri bulunabiliyor olması da çok hoşumuza gitmişti. Ayrıca yürüyerek ulaşılabilecek mesafede bir-iki pastane ve muhallebici, bir buçuk market, iki üç bakkal ve yanı başında bir yufkacı vardı. İkimiz de çocukluğumuzu Yeşilköy’ün en güzel zamanlarında geçirmiştik galiba, mahalle havasını gene yakalayabileceğimiz için mutluyduk.

2003 yılı sonunda o şahane bahçeli ev artık iyicene küçük gelmeye başladığında yeni bir ev aramaya başladık. Zaten bahçenin tadı da kaçmıştı. O koca adanın içindeki uçsuz bucaksız teraçalı ve dolayısıyla da hiç kimsenin birbiriyle görüşmek zorunda kalmadan kendi halinde mayıstan ekime dek sakin bir yaşam sürdüğü bahçe, tam da bizim evin karşılarına denk düşen, -bence ziyadesiyle uyduruk- bir caféden gelen her telden müzik sayesinde sinir bozucu hale gelmişti. Mahallenin de tadı kaçmıştı çünkü on metrede bir biten ve türlü dillerden apartma isimler verilen onlarca irili ufaklı ve kendini idare etmekten aciz caféciğin her biri ayrı telden çalıyordu. Akşamüstleri bunların kapılarında biriken ve gün geçtikçe şıklaşan otomobiller birbirinden acar ve mahir değnekçilerin marifetiyle ne park yeri, ne de ilerleyecek trafik bırakıyordu.

Galiba her şey Leman dergisinin Beyoğlu’nun arka sokaklarından kurtulup gene Defterdar Yokuşu’nun aşağılarında bir binaya geçmesiyle başlamıştı. Kemal Aratan’ın meydandaki caminin altında taksicilerden başka müdavimi olmayan iki çayhaneyi sayfalarında çizmesi, o zamanlar toplam dört-beş masası ve on beş-yirmi sandalyesi olan iki dükkânın masa sayısını hızla artırmış, kaldırıma iyice taşmalarına önayak olmuştu. Sonra da koptu Cihangir biliyorsunuz, ya da hala moda mıdır o ifade bilmiyorum ama, yıkıldı!

Birdenbire patlayıveren hareketlilik ve çekim yüzünden, birkaç metrekarelik ve müsait her aralık, orada olması aslında hiç de gerekmeyen farklı bir ticaret kolunun daha girişimcileri tarafından kapışılıyordu. O hızla olur olmaz inşaatlar yapıldı, restorasyon adı altında; sonra fiyatlar uçtu gitti, derken biz de Cihangir’den uçtuk sonunda.

Şimdi Cihangir’in o eski hallerini anımsatan Harem’deyiz ve aynı deniz manzarasını daha normal bir kira karşılığında seyrediyoruz.

Bu kadar söylenmek yeter, sadede gelelim. Cihangir’den Uzakdoğu seyahatleri ve bir de Kadıköy’de açılan Süreyya Operası’ndaki temsilleri dışında pek uzaklaşmamayı tercih eden Kevork’la biriktirdiğimiz sohbetleri ekledik ucuca.

Bir ara, Kevork bana hiç vakit ayırmak istemediğim facebook’daki efsanevi “Dolma” grubundaki son gelişmeleri anlattı. Bizim evde Özlem-Kevork-Yako oburlarının düzenlediği mutat davetlerden birine yaptığımız mönü kartını bulmuş bilgisayarında, onu yollamış gruba. Müthiş de sükse yapmış. Benzer anlayışta bir kartın seneler önce Aya Triada’nın yanında açılan ve maalesef ömrü çok kısa süren Soho’da tasarlandığını görmüş ve çok sevinmiştim. O zamanlar saklamayı hiç düşünmediğim o kartı şimdi bana bulabilecek olanın kırk yıllık hatırı olur vallahi.

Ben kaybetmiştim galiba o bizim mönüyü, bana da yollayıverdi hemen. Sizinle paylaşmamak olmaz şimdi (her hakkı mahfuzdur, kopiraytı yukarıda adı geçen üçlüye aittir, kopyalanması ayıptır, istendiği takdirde sipariş üzerine aynı ekip tarafından size de itinayla mönü hazırlanır):



Kalkan Havyarı, tava
Kalkan Junior
*
Ruhum Ege’de kaldı, vicudum geldi
Le Karakuru - Tchiroz
*
Babil’in Asma Bahçeleri
ya da
Doğu Akdeniz kıyısı yeşilleri buketi
Eden Garden
*
Akçaabat usakları usulü kabuk, bığılama
Moules Marinières
*
Mercan, Tava
Nurcan sur Le Poêle
*
Zilli Zarife
Barbunyas Frites
*
Maço
Turbot Frit
*
Midye salma
Ulaganç
*
Altınbaş Rakı
Raki Tête de Turc
*
Yurdumun güzel Ekmeği
Pains
*
Kırmızı Soğan
Allium Cepa Rosa
*
Su
Acqua Velva di Terkhosse
*
Artık ne meyva-tatlı falan getirdinizse
Bonjour de Paris!



Afitos!

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Yolda tutmak II



Cevat Hoca'nın güzel gülümsemesini sayfanın başında bir hafta tutmak ne iyi olmuş...

Cumartesi akşamı o güzel gülümseme tüm dünyada sporseverlere bulaştı. Bir süreliğine dertlerini, dertlerimizi unutup sevindi kızlı erkekli, genci yaşlısı, züğürdü zengini. Sabaha kadar sürdü sevinçleri. Şimdi, ertesi gün, hadi birkaç gün ya da hafta daha diyelim, her yere asılı renkleri gördükçe soluk renkli hayatlarımızın dertlerinden bir süreliğine de olsa yeniden uzaklaşacaklar.

Ve sonra gene başlayacak.

Yolda tutmak demişti ya. Yolda tutma çabası...

İlk başlarda o kadar çekici gelen, şaşırtıcı renkliliği kanıksayacağız önce. Astığımız bayraklar yağmurla ıslanacak, güneşte solacak, şehrin kiriyle lekelenecek. Ve bir süre sonra bugün bize heyecan veren ter kokulu taze sımsıcak öyküler, birçokları için çok da farklı olmayacak örneğin otuzbeş sene öncesinin zafer öykülerinden.

Yolda tutmak keşke o hikâyedeki mütevazı adamın dediği kadar kolay olsaydı...

Resim Bolivya’danmış, bana gönderenin yalancısıyım. Hepimizin her gün yürümek zorunda olduğu bir Bolivya yolu yok mu sizce? Dezenformasyon çağında kimin, neyi, ne zaman, ne kadar, nasıl, hangi yolda tuttuğunu kaçımız ayırt edebiliyoruz? Peki, yolda tutanlara, ya tutamayanlara ne oluyor?

Ben ipin ucunu daha fazla kaçırmadan, meraklılarına internetten bir izinsiz apartma sunarak bitireyim, İtalyan Usulü Yengeç Çorbası tarifi. Yengecin hangi yengeç olduğunu söylemeyeceğim ama son yıllarda Akdeniz kıyılarımızda çok değerlenen mavi yengeçten çok daha koyu tonda olduğunu söyleyeyim yeter. Bu yengeç bizim o şahane pavuryanın küçüğüne derler değil mi aslında? Bu bu yazın favori yemeği olacak:

Malzemeler:

225 gr. ayıklanmış yengeç eti
1 adet orta boy domates (soyulmuş ve küp şeklinde doğranmış)
1 adet havuç
2 adet arpacık soğan
3 çorba kaşığı zeytinyağı
1,5 çorba kaşığı beyaz şarap
2 diş sarmısak
3 karanfil
1 su bardağı süt
Karabiber
Tuz

Hazırlanışı:

Yengeç etini 2 saat sütün içinde marine edin.

Şarap ve yağın dışında bütün malzemeyi tuzlu suda haşlayın, sonra tel bir süzgeçten geçirerek püre yapın.

Şarabı ve yağı püreye karıştırın. Yengeç etini pürenin içine atarak 30 dakika pişirin. Dumanı üstünde servis edin.

2 Mayıs 2008 Cuma

Akil adamdan sevgiyle...



“YOLDA TUTMAK...
.
Günün birinde, çocukken yaşadığım çiftliğin bahçesinde bir at belirdi. Atın üzerinde tanımlayıcı bir işaret olmadığı gibi, kimse de nereden geldiğini bilmiyordu. Hepimiz onun bir çiftliğe ait olduğunu, geri götürmemiz gerektiğini düşünüyorduk.
.
Babam atı eyerledi ve birlikte yola çıktılar. Babam atın içgüdülerine güveniyordu, onun yolunu bulacağından emindi ve onu sadece otlamak için yoldan çıktığında yönlendirmekle yetindi. Kısa zaman sonra, at sahibinin çiftliğine ulaştılar.
.
Atın sahibi onları görünce şaşkınlığını saklamadı ve babama atın o çiftlikte yaşadığını nereden bildiğini sordu. Babam da “Ben değil, at biliyordu. Benim yaptığım tek şey atı yola çıkarmaktı.” cevabını verdi.
(Kaynak: Uygulamalarla NLP, Sue Knight, Sistem Yay. , 1999, s.65.)”

Güzel bir gündü. Ama en önemlisi Ali İhsan Bey'in, Ali İhsan Göğüş'ün o dinç, mutlu sesinin antrenmanın ortasında ansızın kulağımın içinde çınlamasıydı. Yanlış anlamayın, mavidiş (öyle derlerdi ya ilk çıktığında) kulaklık sayesinde. Yazıda aktardığım izlenimlerimde hiç yanılmadığımı Cumhuriyette senelerce dirsek çürütmüş dostlarımla yaptığım sohbetler sayesinde doğrulamıştım. Benim kendisini okurken aldığım keyfi yansıtmaya çalışmıştım Vatan Kitap Dergisi okurlarına, o keyfi Ali İhsan Bey'e de aktarabilmiş olduğumu ilk ağızdan öğrendim. Şimdi dünyanın şanslı adamlarından bir diğeri olarak, yazıda sözünü ettiğim Ali İhsan Bey'le bir kahve içmek dileğimin gerçekleşeceği günü iple çekeceğim.

Sonra akşamüstü, Cevat Hoca yukarıda okuduğunuz öyküyü hepinizden önce bana gösterdi. Doğayla iç içe geçmiş çocukluğundan bir öykü çıkardı bana sanmıştım ki, altındaki S. Knight imzasını gördüm. Kenarda saklayayım dedim, "Cevat Hoca'dan sevgilerle, dersin" dedi. İşte saklıyorum.

Son olarak da az önce kızkardeşim dedi ki: "İzmirli bir okurun (kendi arkadaşlarından biriymiş tabii, anlattı sonra) “boyöz değil, boyozdur o!” diyor aloo!"

"Oh be! dedim. Boşa yazmıyormuşum o zaman..."

29 Nisan 2008 Salı

"Kara Duvaklı Erkekler" hareketi ve "Biz erkek değiliz!" sloganları üzerine...



Bu karalama çok eski bir arkadaşımdan gelen fazlasıyla iyimser bir mesaj üzerine bir hafta kadar önce kaleme alınmıştır. Tüm iyimserlere ve benim kadar kararmamışlara sevgi ve ümitle...
Yukarıdaki çalışma Pippa Bacca'nın "Angelo Sognatore - Hayalperest Melek" adlı işi. Hep kesip biçiyorum ya görselleri, bu kez kıyamadım...

Değişim dedin.

Asıl değişim şu son senelerde hiç hoşlanmadığımız yönde olan.

Bence bu adam gibi adamlar hep vardı ve galiba eskiden yani biz daha agu derken sesleri daha bile çok çıkarmış.
Galiba eskiden daha bile çoktular hatta ve sonra değişiverdiler.

Eskiden yazları kolsuz bluzlarla dolaşan, ailecek sevinç içinde denize giden genç kızlar şimdi tesettürlü ev kadınları olarak BELTAŞ'ın türlü üçkağıtlarla ele geçirdiği deniz kenarlarında, korularda, kasırlarda kabile halinde çay tüketiyorlar.

Böyle bir grup geçen gün Paşalimanı'nda arkamızdaki masaya oturdu da orada kulak misafiri olduk nerelerin denizlerini ne kadar iyi bildikleri (ama denize haşa artık giremediklerinden hayıflanmadılar sağolasıcalar),
gelecek hafta Yuşa Tepe'sinde çay içmek üzere buluşacaklarına. Bi tanesi öyle bir iç geçirdi ki Sedefadası'nın -herhalde- on onbeş sene önceki denizini anlatırken, "Yuh!" diye geçirdim içimden, Meg Ryan daha iyisini yapmamıştı o meşhur filmde.

Eskiden bira içilebilen bahçelerde artık bira içmek bir yana sevgiline sarılsan kovuluyorsun. Dükkan açacak paran ve cesaretin olsa, istisnalar dışında içki ruhsatı alamıyorsun. Ruhsat alsan dışarı masa atamıyorsun, dışarı masa atsan geceyarısından sonra müzik çalamıyorsun, çalsan haftada bir en dolu olman gereken akşamda gelip uyuşturucu araması yapıyorlar, müşterinin keyfinin içine ediyorlar...

Ben küçükken ya da gençken "Hayatta ağzıma içki koymadım" diyen sıpaya adam gözüyle bakılmazdı. Zaten o da ağız dolusu edemezdi bu kadar iddialı lakırdıyı. Şİmdi ise haftada bir iki akşam iki kadeh parlatmaktan keyif alan adam, bunu gizleme ihtiyacı duyuyor...

Kapalı mekanların hepsinde birden sigara içmek yasaklandı bile, onsekiz ay falan kaldı canlı müzik dinlerken sigara tellendirme keyfimizin bitmesine. Peki bu İspanya'da kapalı mekanlarda sigara içilmesini yasaklayan zihniyetle aynı zihniyetin bir icraatı mı sence? Yoksa bunun altında bu tarz yerlerin zaten gittikçe azalan müşterilerini birer birer yitirmesi sonucu, maddi sıkıntılar nedeniyle dükkanlarını BELTAŞ olmazsa, başka bir yeğen işletmesi olur ona devrettirme yollarından biri mi var? Ne zamandır yalnızca ve yalnızca cumartesi akşamı doluyor dükkanlar bunun farkında mıyız?

Türk dergilerinde ve televizyonlarında artık kadın göğsü dahi göremiyoruz, herhalde yakında saçını da göremeyeceğiz. Dolayısıyla az olan (!) tabularımıza, iki adet meme zaten eklenmişti senelerdir ve belki yirmibin adet saç teli daha eklenecek. Şimdi adama sen naif İtalyan kızının orasının burasının, evindeki eşininkinden farklı olmadığını ya da daha önemlisi daha az kıymetli olmadığını nasıl anlatacaksın?

İçki ve sigara reklamları, mayo reklamlarının sansürlenmesi ya da otosansürlenmesinden diyelim, önce yasaklanmıştı. Şimdi televizyonda kare kare birşeylerle sanat eserinin canına okuduklarının farkında olmadan
mesela Casablanca'da Bogart'ın elini ya da suratının yarısını kapatıyor hayvanlar. Mayo ve iç çamaşırına da yasak veya karelemece gelmezse şaşmak gerek. Geçende bizim resmi sitemiz dış piyasaya seslenen ve şahane iç çamaşırları üreten bir firmadan çok şık banner'lar almış, kızlar var tabii ki resimlerde en şahane halleriyle. En medeni kerkenezlere dahi anlatamadık ne güzel olduğunu...

Hrant suikastinden sonra "Hepimiz Ermeniyiz, Hrant'ız" diyenlere tahammül edemedi yurdumun güzel insanları.
Hakan Ş. geçen gün elmalarla armutları birbirine karıştırınca, biz, memleketim armutları ve elmaları, bir kez daha ikiye ayrıldık: "Ne ulan bu, bu kadar da mesaj verilir mi?"diyenler ve "Ne var ki canım ama bunda? Çocukcağız derbiye gülle gelin yerine sopayla gelin mi deseydi" diyenler olarak... Bölünüyoruz ama nereye?

Değişim derken bunu diyordum. Değişimden başın dönmedi mi?

Keşke bu kadar değişmeseydik de o kıllı mıllı adamcağızlar çarşafa falan girip eylem yapmak zorunda kalmasalardı.
Memleket elden gittikçe bizim eylem yöntemlerimiz makaralaşıyor.

Makaraya hiç itirazım yok ama daha az zeka ürünü olup daha çok etkisizleşiyor ya eylemlerimiz, işte o yakıyor içimi.

Ve son zamanlarda gittikçe daha uzun yazıyorum...


YIP IftIharla sundu...Müsaitseniz gene bekleriz... ya da iGoogle'la yorulmadan görün güncellemeleri!



Add to Google