Yako Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yako Müzik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2009 Cuma

Tallinn, Estonya



İlkönce iki "l" ile yazıldığını farkettik, sonra da eski doğu bloğu ülkelerinde görmeye alıştığımız o havanın burada hiç olmadığını. Bir Baltık şehriymiş Tallinn, herşeyiyle doğu bloğundan çok İskandinavya'ya yakınmış. Güzel demişlerdi de pek kulak asmamıştık biz. Havaalanından otele giderken otobüsün camlarından yutkunarak izledik önce, sonra biraz da otelden dışarıya baktık. İşte sonra, o akvaryum balıkları makus talihlerini değiştirmeye karar verdi ve ancak ertsi gün dışarı atabildik kendimizi. İki saatlik kısa bir yürüyüşte karşımıza çıkanlardan fotoğrafladıklarımız aşağıda, daha aşağıda veee en aşağıda.

Gezginler Cenk Ergün, Tuncay Şen ve Yako; fotoğraflar Tuncay ve Yako; özne Tallinn. Fonda ise becerebiliyorsanız eğer AC/DC'den birşeyler olsun, mesela: "It's a Long Way to the Top (If You Wanna Rock 'n' Roll)", babalar bize bunu statta çaldılar ki şahaneydi. Bu ağır kaçar bize diyenler için ise, şu aşağıda resmini göreceğiniz ortaçağ dükkanında "Dos Amantes Tengo la mi Mamma" çalıyordu usul usul, eşlik ettim içimden ama kim olduğunu çıkaramadım, o da olur.



Sonuç: bir daha dönmemiz lazım oraya, birkaç gün daha kalıp o küçücük müzeleri, galerileri, o şapelleri, kiliseleri ve daha neler neler vardır kimbilir, onları daha iyi görmek için.



29 Nisan 2008 Salı

Beck's Big Band kalmadı, futbol verelim...


Bu yazı yazıldığında o muhteşem Beck's Big Band iki yıllık çiçeği burnunda ama günleri artık sayılı bir topluluktu. BBB artık yok ama müziğinin tadı hala kulaklarımızda. Artık yollarına İstanbul Superband adıyla devam ediyorlar. Sahi bizim de bir big band projemiz vardı o ne oldu?..

Gittiğim son birkaç konser, tercih ettiğim müzik nedeniyle belki, bana hep aynı şeyi hissettirdi. Yaşlanıyorum, dinlediğim müzikleri de gençler dinlemiyor artık. Hele hafta içi akşamları, iş sonrası yeni açılan şık mekânlarda formuna dikkat etmek kaydıyla hafif bir şeyler atıştırıp bir “drink” aldıktan sonra, üzerlerindeki iş “maskesini” atmaya vakit bulamadan etkinlik kovalamak zorunda kalanların yaş ortalaması gittikçe yükseliyor. Mekânların kapılarında steyşın şirket arabaları kuyruk olurken, içeride de fön-balyaj-döpiyes, gri takım-kravat, şık gözlük hâkimiyeti kendini gittikçe daha fazla hissettiriyor. İşitme cihazı ve şık bastonlar görmeye başlayacağımız günler de yakın herhalde.

13 Nisan 2004 Salı akşamı Beck’s Big Band, Babylon’da bir konser verdi. 2002 yılında ünlü ve tecrübeli trombonist, piyanist ve basist şef Aycan Teztel tarafından kurulan BBB, Türk cazı milli takımı havasında, ülkemizin en önemli solistlerini buluşturuyordu ve daha önce flaş konukların da katıldığı konserlerle müzikseverlerin gönlünü fethetmişti. Herkesin bireysel olarak öne çıkmaya çalıştığı müzik piyasasında, bu kadar büyük ve bağımsız tek grup olma özelliğini taşıyor BBB bugün, TRT Caz Orkestrası’nı kategori dışı bırakırsak tabii.

İlk kez izleme fırsatını bulacağım topluluğu, DJ’in son derece sakin giden cool caz setine kulak kabartarak bekledik. Caz ağırlıklı bir program yaparlar herhalde derken BBB, John Berry’nin son derece funky, zımba gibi Beverly Hills Bigfoot parçasıyla açtı konserini. Eylem Pelit’in sağlam bas yürüyüşü, tüm konserlere klasik müzik müzik konseri tavrıyla yaklaşmayı alışkanlık haline getirmiş dinleyicileri, daha ilk parçada ısıtmayı başardı. Sonra bir Michel Camilo, bir Matt Harris parçası, Keith Jarret’in The Raven Speaks’i derken, konserin ilk bölümü Chick Corea’nın, davulcu Volkan Öktem’in kusursuz partisyon takibi ve Şenova Ülker’in trompetiyle büyüyen Spain’iyle ve tabii doğal olarak alkışlarla sona erdi.

Arada konuşma fırsatını bulduğum şef Aycan Teztel, daha çok yakın arkadaşları ve öğrencilerinden oluşturduğu grubun, big band keyfini sürdürmek için çaldığını, repertuarını da seyircinin kulağına rahat oturan keyifli parçalardan seçtiğini anlattı bana. Doğaçlamaları dahi sınırlı tutmaya gayret ediyorlardı. Grup yirmi yedi kişiye kadar çıkıyordu bazı konserlerde, ama Babylon’un sahnesine o akşam ancak on yedi üye sığışabilmişlerdi. Bazıları ilk, bazıları ikinci kez çalıyordu grupla.

Konserin “Film Müzikleri” başlığına uygun olarak Star Wars ve Children of Sanchez’le başladı ikinci bölüm ve bir sürpriz: Chuck Mangione’nin meşhur parçasının adını bilenlere, grubun menajerliğini de üstlenen Müzikal Yapım’ın bu devirde büyük cesaret göstererek piyasaya sürdüğü, Burak Demir’in “Dreamin’ İstanbul” albümü armağan edildi şef Aycan Teztel tarafından. Ayıptır söylemesi, bu albümlerden birini de ben kazandım, sabah uyanır uyanmaz dinledim, o akşam bir parçayı radyoda çaldım ve 2003 tarihli bu çalışmanın bu yaz tüm açıkhava mekânlarımızda sık sık çalınacağına kani oldum.

İki standart, As Time Goes By ve Pink Panther’dan sonra, gittikçe daha çok gruptan dinlediğimiz Taş Devri teması geldi. Ve şimdi sırada Muppet Show mu yoksa Aşk Gemisi mi var derken Aycan Teztel kötü bir haber verdi sahnede: Beck’le kontratları Mayıs sonunda bitiyordu ve yeni sponsor arayışına girmek zorunda kalacaklardı. Bu kadar büyük isimleri bir arada tutmanın zorluğu bir yana, beş kişiyi geçen grupların kulüplerde çalması da ekonomik olarak neredeyse imkânsız hale geldi bugün. O akşam sahnede ancak üçte ikisini gördüğümüz bu muhteşem topluluk İstanbul’a bir beden büyük müymüş gerçekten, bunu bu yaz anlayacağız. Bu haberden sonra Yahya Dai alto saksofonla doğaçlama bir intro yaptı, eyvah hüzün derken, sıradaki parçanın ilk ölçüsü bile, salondaki herkesin yüzünü güldürdü: Melih Kibar’ın Hababam Sınıfı teması. Her konserde aynı şey oluyor, en çok bildiğimiz, bizden parçaları duyunca basıyoruz alkışı. Yıllar yılı göz ardı ettiğimiz, çoktan tu kaka ilan edilmiş doğu temalarını, arabeski yeni şeyler keşfeder gibi, birkaç yıl önce onlara burun kıvırdığımızı unutarak, çocukça bir merakla dinleyip neşeleniyoruz. Gelenek bozulmadı, gecenin açık arayla en çok alkış alan parçası Hababam Sınıfı oldu.

Alkış alanları sayarken, Volkan Öktem’i de unutmamak gerek tabii, yaşasın davul!

Birkaç parça sonra grup üyelerinin Watermelon Man sırasında yapılan tanıtımıyla konser bitti. Ertesi sabah işe gitmek zorunda olduklarını hatırlayan ve ufak ufak hesap ödemeye başlayan dinleyiciler, bis istemeye ne yazık ki cesaret edemediler.

Beck’s Big Band bu isim altındaki son konserini, mayıs ayı sonunda gene Babylon’da verecek, kaçırmayın derim ben, ne olur ne olmaz.

Böyle sağlam bir big band’i sahnede bir daha izlemek için, yurt dışından birilerinin lütfedip gelmesini beklemek zorunda kalabilirsiniz.

(Aslı "Son fıçıya mı yetişebildik yani?" başlığını taşıyan bu yazım 2004 yılı Nisan ayında artık ne yazık ki varolmayan Beyoğlu Gazetesi'nde yayınlandı.)

Ketencoğlu, geleneksel müziğin çağdaş gezgini…



Onu ilk olarak belki yirmi yıl önce, Beyoğlu’nda Çiçekpasajı'nda bir mekânda dinlemiştim canlı olarak. Orada çaldığını bilmiyordum, bir köşede sakince yerini alıp alçak gönüllükle çalmaya başladığında “Muammer Ketencoğlu bu!” demiştik. Albümlerde akordeonunu dinlemiş, yaptığı derleme albümlerle dağarcığımızı zenginleştirmiştik. Bir iki yıl önce Babylon’daki bir Kumpanya Ketencoğlu konser öncesinde ortak tanıdıklar aracılığıyla tanıştık ve daha sonra her karşılaşmamızda yine alçakgönüllülüğü sayesinde derin müzik bilgisinden bir şeyler öğrendim.
Sabırsız olduğunu söylüyordu, ama sahneyi her zaman olanca dinginliğiyle dolduruyordu. Müziği gereksiz ayrıntılardan uzak, yalın ve saftı. Kendi gruplarıyla olduğu kadar, Türkiye’de ve dünyada geleneksel müzikle uğraşan birçok grupla da çalışıyor, sanki hiç yorulmuyordu.
Uzun zaman önce planlamıştık bu sohbeti, bir türlü bir araya gelememiştik ve sonunda, Muammer Ketencoğlu’yla Çukurcuma’da hakkınca restore edilmiş bir binanın birinci katındaki mütevazı evinde buluştuk bir akşamüstü. Tahmin edebileceğiniz gibi, evin başköşesinde müzik vardı, sohbetin konusu da müzikti tabii… Üç temel sorumuz vardı topu topu, ama Muammer her bir soruya uzun uzun, derin yanıtlar verdi. Her zamanki gibi, esprili, güler yüzlü…

— Kendine en yakın bulduğun müziğin, zaten halen yapmakta olduğun müzik olduğunu hep söylersin. Bizi yıllardır yaptığın albümlerle, Balkan ve Ege müziklerini sonra da zeybeği tanıştırdın. İmzanı taşıyan her albümde, öğrenmek isteyenler için çok şey vardı. Bundan sonra bize öğreteceğin müzik türü hangisi olacak?
“Kültürü bütün boyutlarıyla insana sunmak önemli. Eğiticilik, yalnızca eğitici olsun diye amaçlanmış bir şey değil. Bir albüm yapıyorsunuz, içine parçaların geçmişini, o müzik geleneğinin tarihine dair bilgileri koymazsanız o çerez olur ancak. Müzik üretmek, yani yeni bir albüm ortaya koymak, o albümde incelenen kültürlerle de tanışmanın bir boyutu bence. O yüzden buna çok dikkat ediyorum. Bir sayfaya sığıştırdıkları parça adlarıyla albüm çıkarmak bana uygun değil. Bu kültürel yaklaşımımı destekleyecek diğer bir çalışma da, “Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan ve Orta Asya Türkî Cumhuriyetlerinden Halk Müziği, Halklardan Ezgiler” adlı dört albümlük bir dizi. On sene oluyor çıkalı. Yine 1995’te Klezmer Müziği’nin ilk kayıtlarından derlediğim bir albüm daha çıkardım. Müziğe, özellikle de geleneksel müziğe disiplinler arası yaklaşan bir insanım. Tabii ki hayatımın merkezinde en çok sevdiğim müzikler var. Ege, Balkan ve Kafkasya, Orta Asya gibi yakın coğrafyanın müziğiyle haşır neşirim. Ama dünyada üretilmiş tüm geleneksel müzikler benim ilgi alanıma giriyor ve o konuda yaptığım radyo programlarıyla ve bazen de politik konjonktürle bağıntılı olarak yazdığım yazılarla dünyanın her tarafından müziklerle haşır neşir oluyor. 11 Eylül olaylarından sonra Afganistan’ın adının sık sık duyar olduk örneğin, tabii çok da iyi bir imaj çizilmedi Afganistan’ın gerek bugünkü gerekse kültürel portresine dair. Çok geri kalmış, çok vahşi bir portre çizildi. Ben de o günlerde buna kendimce bir yanıt olsun diye, “Dağlar Yurdu Afganistan’ın müziğine giriş” diye bir yazı yayınladım “Eski” dergisinde.
"Şu anda olanlardan dinleyicileri haberdar etmek gerekirse eğer, bir Kıbrıs türküsü kaydettim, tek bir şarkı. Kıbrıs’ta ve İngiltere’de basılacak bir derleme CD için. Rum ve Türk müzisyenlere bir araya gelip gerek eski şarkılarından gerekse yeni kaydettikleri eserlerden birer parça vererek bir double albüm yapmaya karar vermişler. Bana ulaştıklarında, eski bir şarkıyı vermektense, benim çok sevdiğim Mağusa Limanı adında bir Kıbrıs türküsü vardı. Onu kaydettik her biri birbirinden değerli arkadaşlarla. Bunu İngiltere ve Kıbrıs’ta bir iki ay içinde çıkacak CD’de yayınlayacağız, fakat Türkiye’de de o şarkıyı dinleyiciye ulaştırmanın bir yolunu arıyorum; herhalde bulacağım da.
"Önümüzdeki projem ise İzmir eksenli bir çalışma olacak. İzmir’deki müzik geleneği kültürler arası, disiplinler arası bir yaklaşımla incelemeye çalışarak, Türkçe, Rumca ve Sefarad şarkılarından oluşan bir İzmir portresi oluşturmaya çalışacağım. Tabii temel aldığım zaman 1922 öncesi. İzmir’deki nüfus hareketlerinin doğrudan, ciddi bir zarar görmediği zamanlar... Türkçe zeybeklere zaten yıllardan beri hâkimiz, rebetiko ve İzmir şarkıları bizim gene son derece önemsediğimiz bir konu. Sefarad türküleri konusunda bir çalışma yürütüyorum. Belki İzzet Bey’le görüşeceğim zaten (İzzet Bana – Los Paşaros Sefaradis). Jak’tan da yardım alıyorum (Jak Esim). Jak çok yardımsever davrandı, hatta İzmir’de kendi kaydettiği ya da başka insanların kaydettiği ona ulaşmış tamamen İzmir’e ait makamsal şarkıların kayıtlarının verdi bana. Etno-müzikolog İzak Levi’nin İzmir’den derlediği türkülerin notalarını aldım doğrudan. Bu konuda İzmir’de bazı kurumlarla görüşme aşamasındayım, her halükarda 2005 yılında bu albümün dinleyiciyle buluşacağını düşünüyorum. Bu İzmir için yapılmış ilk çalışma. İstanbul şarkıları başlıklı onlarca albüm bulabilirsiniz ama İzmir için bu yapılmamış. İronik bir durum da İzmir için Yunanistan’da en az yirmi beş otuz tane CD bulabiliyor olmamız. Bunu benim yaklaştığım boyutuyla yapan kimse zaten olmamış, ama halk müziği açısından değerlendirip, herhangi bir boyutuyla bir albüm yapan da olmamış. İlk olmak hem zor, hem de güzel.
"Benim bir sonrasında ne yapacağımı düşünmek gibi bir huyum yok. Şimdi önümdeki işe bakmak istiyorum. Müzikal açıdan her türlü farklı renge, farklı sese açık olmaya çalıştım hep. Başka müzisyen arkadaşlara destek vermeye çalıştım. Yansımalar grubu olsun, geçen hafta yeni bir albümü çıkan İnce Saz grubu olsun, zaten belli bir müzisyen çevresi, belli bir müzikal yaklaşımı temsil eden arkadaşlar, sürekli olabildiğince haşır neşir olup, deneyimlerimizi karşılıklı olarak birbirimize aktarmaya çalışıyoruz hep.”

— Ya akordeon? Enstrümanlarını nasıl seçiyorsun? Onlar mı gelip seni buluyorlar yoksa sen mi onların peşinden koşmak zorunda kalıyorsun? Akordeonlarının birer hikâyesi var mı?
“Akordeon tarihi kısa olmasına karşın, dünyanın her köşesine çok farklı türleriyle, zengin bir tipoloji çeşitliliğiyle yayılmış ender sazlardan biri. Biraz da klarnet için bunu söyleyebiliriz belki de, her geleneksel müzik kendine adapte etmiş onu da. 1830’larda ortaya çıkan akordeon gemiciler ve çingenelerin taşıyıcı etkisiyle kısa zamanda dünyaya yayılmış. Madagaskar’dan, Kafkasya, Çin’e, Brezilya, Kolombiya’ya kur,tular ve Avustralya dışından her yere gitmiş. Her toplum kendi müzikal geleneğini hesaba katıp akordeonda değişiklikler yapmış. Büyüklü, küçüklü, klavyeli ya da daktilo klavyesini andıran butonlu tiplerine, nefesinizi alıp verirken farklı ses veren mızıkanın mantığının esas alan, körüğü itip çekerken faklı ses veren diatonik dediğimiz akordeonlar yapılmış önce. Bunlardan bir müze kurmağa kalksanız, en az yüz, yüz elli çeşit akordeon bulabilirsiniz. Yalnız İtalya’nın farklı bölgelerinde sekiz on çeşit akordeon var.
"Benim ilk akordeonum halk evlerinden kalmadır. Dayımın müzisyenliğinden hep bahsederim. Çok önemli bir müzisyendi. İzmir Tire’de… Alaturka trompet çalardı. Ergün Şenlendirici’yi tanımadan, hep dayımdan duyardım ben alaturka trompeti. 1951’de alelacele kapatıldığında halkevleri, herkes yağmalamış bir nevi… Kimisi masa sandalyeleri, kimisi çalgıları kapmış götürmüş evine. İlk akordeonum alınma tarihinden yirmi iki, yirmi üç sene sonra 1973’te bana ulaştı, dayım tarafından bana verildi. Kendi kendime tütün tarlalarında falan çalardım. İkincisi de, üniversite yıllarında okuduğum psikoloji bölümüne devam etmenin artık çok da anlamlı olmadığını düşünmeye başladığım zamanlarda müzikal açıda da akordeonu yeniden keşfettim, çünkü o günlerde tüm dünyadan geleneksel müziklerde yaptığım araştırmalarda gördüm ki, akordeon dünyanın her tarafına gitmiş. İyi bir akordeoncu olduğunuz zaman dünyanın her tarafından türlü türlü stillerde türküleri çalabilirsiniz. 1989 yılında aldım ikinci akordeonumu: Hohner, çok sevdiğim bir akordeondu. Tabii maddi güçlük içindeydim o günlerde ve akşamları değişik mekânlarda çalıyordum. Yeni bir anlaşma yaptığım gün tesadüfen Tünel’den 900.000 liraya aldığımı hatırlıyorum. Ondan sonra uzun süre o akordeonu çaldım. Geçen seneye kadar… Geçen sene onu yeni aldığım bir akordeonla değiştim. 1998’de de şu anda elimdeki üçüncü akordeonu aldım. Hohner artık ihtiyaçlarımı karşılamamaya başlamıştı, çünkü Balkan müziği çaldığınız zaman o renkleri, o müziği gösteren çok güzel akordeonlar var tabii… Bulgaristan’da, Makedonya’da kullanılan akordeonlardan bir tane edinme düşüncesi oluştu. O günlerde Bulgaristan’a gidip geliyordum. Çok yakın bir dostum vasıtasıyla bir akordeon hocasında çok iyi bir akordeon olduğunu duydum. Gidip gördüm akordeonu, “Tamam, dedim. Beklet bunu arkadaş, iki ay sonra gelip alacağım.”. Sonra yoğun bir operasyon gerçekleşti Berlin’de; benim çok sevdiğim bir dostumun organizasyonunda altı günde yedi konser verdim akordeonun parasının çıkarabilmek için. Gittim Bulgaristan’a, akordeonu sırtlandım, trene atlayıp döndüm. Cebimde ancak Sirkeci’den eve gelecek tren parası kalmıştı. Bir de geçe sene Yugoslavya’dan gelen bir akordeoncunun paraya ihtiyaç duyduğu için elden çıkardığı, hem batı hem de Balkan müzikleri renklerinin olduğu özel bir model. Şimdi iki akordeonumdan biri de bu…”

—Bir akordeoncu için sahnede alet değiştirmek, örneğin bir gitarist ya da bir perküsyonist için olduğu gibi bir gereksinim değil midir? Bir enstrümandan bir çok ses elde edebiliyorsun, istediğin sesleri bulduğunda iş bitmiş oluyor mu?
“Hemen hemen. Konserde çok alakasız şeyler çalmayacaksan, örneğin Balkan müziğiyle, bir Fransız musette’ini çalmayacaksan arka arkaya bir akordeonla konserin tüm parçalarının performe edebilirim. Ama dediğim gibi akordeonlar çok değişik. Tatarlar kendilerine göre bir akordeon icat etmişler, pentatonik, beş sesli gamdan oluşuyor. Yani o akordeonla yalnızca Tatar müziği çalabilirsin, konserde üç Tatar parçası çalmak istiyorsan, o akordeonla çalmak ideal. Bir de tabii insanın çaldığı aleti çok sevmesi, ona bağlanması artık yazılacak bir şey değil, çok doğal çünkü. Akordeonun diğer çalgılara göre farklı bir özelliği var, o da pek çok çalgıya göre onunla daha çok muhatap olmanız. Daha çok yüzeyine dokunuyorsunuz çalgının, o da size daha çok dokunuyor. Bir çeşit sarılma, kucaklama diyebiliriz yani. Çoğu zaman, özel zamanlarda akordeona sarılmak sevgiliye sarılmak gibi bir şeydir. Seni anlar, seni avutur, senin duymak istediğini söyler sana. Sevgililer öyle değildir. Sevgiliden bile daha vefakârdır yani bu açıdan bakarsanız. Nefes alan bir çalgı yani, hem de evcil. Evcil çünkü tamamen sizin kontrolünüzde; nefes alan bir çalgı çünkü körüklü mekanizması seslerin havayla temas ederek çıkmasını sağlıyor ve sizin kontrolünüzde çok zengin nüanslar ortaya koyabiliyor.
"Geleneksel müzikte özellikle bilgisayar kaynaklı sesler deneniyor zaman zaman. Mutlak karşı değilim bu çok dengeli yapıldığı zaman, ama genellikle çok kitch ve çok alakasız oluyor. Akordeon sesini dijital olarak vermeye ne kadar çalışırsanız çalışın kas gücüyle çıkan o tınıyı yakalayamazsınız. Ben akustikçiyim genelde. Modern müzik yapan bir insan için keyboard ve çağdaş, elektronik sesler kaçınılmaz. Ama Neşet Ertaş’ın bir türküsünü icra ederken keyboard duymak istemiyorum yani. Modern müzik yaparken bu sesleri rahat rahat kullanabilirsin. Ama bugün geleneksel müziğe saygı göstererek bu müziği bugüne taşımak istiyorsan… Eninde sonuna şehirli insanlar olarak müziğe modern bir bakışla yaklaşmak zorundayız. Geleneğe çok saygı duyuyorum ben ama geleneği ben’leştiriyorum. Bugün yaşayan bir insan olarak benim sağduyumdan geçiyor müzik ve dinleyiciye o şekilde ulaşıyor.”

— On iki yıldır Beyoğlu’nda yaşıyorsun. Ama burada yaşamak, her türlü çekiciliğine karşın yine de zor. Seni Beyoğlu’na çekip, sonra da burada tutan nedir?
“Beylik olacak ama bence hem İstanbul’un hem Türkiye’nin kalbi Beyoğlu. Akordeon nasıl benim güzümle nefes alıyorsa ben de Beyoğlu’nun gücüyle nefes alıyorum. Sokağa çıkıp yürümek çok kolaya değil tabii burada. Tek başıma yürümeyi tercih etmiyorum. Mimari engeller çok fazla, kaldırımlar düzensiz. Pek çok fiziki engeller var tabii yürümeyi zorlaştıran. İnsani engeller de var, kalabalık gibi. Yine de iki gün çıkıp yürümezsem kendimi iyi hissetmiyorum. Pek çok tanışa rastlama ihtimali her yerden daha fazla burada. Kültür her boyutuyla, en avamından en özel yaklaşımlarına dek burada nefes alıyor. Ayrıca benim kendimi zenginleştirdiğim plak-CD koleksiyonlarının en zenginleri de burada. Dolaşıp yeni, daha doğrusu, yeni eski plaklar buluyorum. Sürekli sahafları dolaşıyorum. Bunu bir Ortaköy ya da Arnavutköy’de yaşadığınızda o kadar kolay yapamıyorsunuz. Kadıköy’de de sahaflar var oraya ayda bir, iki yada bir gidebiliyorum ben. Beyoğlu benim avcı ve toplayıcı kimliğimi ortaya koyabilmem, kendimi yaptığım işte kendimi geliştirmem için son derece zengin bir atmosfer. Ayrıca kişisel olarak da buranın havası, buranın insanları, burada dolaşmak; buradaki eskisi gibi yaşayan çok kültürlü bir hayattan o kadar bahsedemesek de, dünyanın her tarafından insanları bulabileceğiniz bugünün modern kozmopolit hayatının son derece renkli bir şekilde aktığı ve kendim hiçbir zaman uzak tutmak istemediğim bir mekan. 1995’ten beri de Beyoğlu’nda yaşıyorum.”

Kestik. Daha çok şey vardı anlatacağı, ama sayfalarımızın fiziki bir sınırı olduğunun bilinciyle, diğer soruları başka bir sohbete saklamayı tercih ettim.
Sitesine göz atmayı ihmal etmeyin. Muammer Ketencoğlu’nun yazdığı yazıları, haberlerini, hele de o çok titiz çalışmalar sonucu oluşturduğu linkleri görmek için. Muammer sitede geleneksel müziğin özellikle teorisine eğildiğini söylüyor ama geleneksel müzik konusunda kendisini geliştirmek, şu her zaman dinlediğimiz müziklerin ötesine geçmek isteyenler için olağanüstü derinlikte bir rehber bulacaksınız.
(Bu yazım 2004 yılında artık ne yazık ki var olmayan Beyoğlu Gazetesi'nde yayınlandı)

Charlie Haden ve Carla Bley...


13 Temmuz 2004 akşamı Açıkhava Sahnesi önünde toplanan az sayıda insanın huzursuzluğu, yüzlerinden okunuyordu. Bütün gün yağan yağmur durmuştu ama hava hala serindi. Entelijensiyanın geceye diğer festival akşamlarında olduğu gibi birbirini ezme raddesinde ilgi göstermemesinin sebebi, meteorolojinin yağışın akşam saatlerinde de süreceğini ilan etmiş olması olabilir miydi? Malumunuz, bu kış gösterdiği performansla, artık medyum istihdam etmeye başladıkları düşünülüyordu. Başka bir mekânda aynı şeyi yapsa, kendisine gösterilecek ilgiden baygınlık geçirecek Tuba Ünsal, bir köşede, programı için kayıt yapıyordu kendi halinde. Bu çekimin topluluk için en ilgi çekici olan yanı, Ünsal’ın o temmuz akşamı için fazla ince giyinmiş olup, gecenin ilerleyen saatlerinde maazallah nevazile mağlup olması olasılığıydı.

O manzaraya bıyık altından gülenler, bunun kendilerini de bekleyen kaçınılmaz kader olduğunu henüz bilmiyorlardı...
Hava bir yana, Charlie Haden ve The Liberation Music Orchestra’nın Carla Bley’le vereceği konser, Liberation Orchestra’yı tanımayanlar için zaten korkutucuydu. Haden ve Bley’in çok farklı gruplarla birbirlerinden bağımsız olarak yaptıkları çalışmalar, birçok kulak için fazlasıyla deneysel kaçabilirdi. Ama ’69 yılında kurulan Liberation Orchestra ’68 ruhuyla, muhalif ve devrimci tavrını çoğunlukla melodik bir yapı çevresinde sergilemeyi tercih etmişti. O kadar ki, bazı yorumcular(!) eserlerin ruhunu bir kenara koyup “dans müziğinin en güzel örnekleri” gibi derin(!) yorumlarda bulunabiliyordu. Vietnam Savaşı karşıtı, Che taraftarı, Latin Amerika’nın siyasi gelişimlerine duyarlı bir ses taşıyan topluluk, on yıllık sessizlikten sonra, anlaşılan ABD’nin yaklaşan seçimleri nedeniyle bir araya gelmişti ve yankı getirecek yeni işler hazırlığındaydı. Daha önceki kadrolarında çağdaş cazın en önemli solistlerini buluşturan orkestra, müzik gibi müzik yapıyordu ve mesajlarını almak isteyenler için de, mesajla hiç ilgilenmeyenler için de bu, festivalin en melodik konserlerinden biri olmaya adaydı.

İçeri adım atmamızla birlikte yağmur çiselemeye başladı. 7000 kişilik olduğu söylenen mekân, gene de dolu sayılırdı. Tuz değildik, erimezdik. Saatler 21.30’u gösterirken yağmur efendiliği bir kenara bırakıp, gemi azıya aldı; ilk kopuşlar o sırada yaşandı. Seyyar satıcılar ortadan kayboldu, sonra da bir iki çift, geride kalanların müstehzi bakışları altında, çekingen adımlarla yukarıya, çıkışa yöneldi. Sonra spotlar yandı ve grup alkışlar arasında sahne aldı. Charlie Haden’in mütevazı adam olduğu hakkında kanaatlere sahiptik, orkestra üyeleri de öyle olsa gerekti. Yerlerini aldılar, bardaktan boşanırcasına yağmur altında kendilerini alkışlayan izleyiciye selamlayarak çalmaya başladılar. Piyanistliği yanında orkestranın da şefliğini üstlenen Carla Bley, “Charlie’s Peace” adlı ilk parçanın sonunda isyan bayrağını çekti. Çalmaya başlamadan kuruladığı emektar Steinway gene sular içindeydi. İkinci parçanın ilk dakikası boyunca, F1 yarışlarının pit stop müdahelelerini anımsatan bir ekip, piyanoyu süratle ve başarıyla bir kaç metre geri aldı. Tam herşey çözüldü artık rahat rahat çalarlar derken, bu kez rüzgâr girdi devreye ve önce sırtı seyirciye (yer değiştirme sonucu artık orkestraya da) dönük çalan Bley’in notaları kendilerini havada uçarken buldular. Destek ekibi bu kez notaların peşine düştü. Asi notalar teker teker ele geçirilip ait oldukları yere, bazıları da daha güvende olacakları, piyano taburesinin yanıbaşına döndürüldüler.

Yağmur kâh yavaşlıyor, kâh hızlanıyordu. Artık belliydi ki seyircinin ıslanma sorunu geçici tedbirlerle çözülecek gibi değildi. Kapıdan son dakikalarda girenler, çiseleyen yağmurla uyanan satıcılardan aldıkları “laylon” yağmurluklarla idare ediyor, hayatları boyunca tedbirli olmalarıyla övünenler, şemsiyeleri altında dinliyordu sahneden yayılan harikulade müziği.

Onbeş dakika boyunca geçirdikleri dayanıklılık sınavını yeterli bulanlar “eyvallah!” dediler sonra. Hala yağmurluksuz ve şemsiyesiz oturmakta ısrar edenler de doğayla yaptıkları müthiş savaşa (!) yenik düşerek çıkışa seğirttiler. Tedbirli gelmeyip, gene de kalmak isteyenlerin yapabilecekleri iki şey vardı: yukarıya çıkıp konseri girişteki galeriden izlemek ya da sahnenin iki yanında, sahneyi örten çatının uzantılarının altında sahneyi hiç göremeden müziği dinlemek. Bu iki güvenli sığınakta artık, koltuklarında direnenlerle eşit sayıda seyirci vardı. Üstelik sayıları topu topu beş yüz kişi civarında olan bu inatçıların gitmeye hiç mi hiç niyetleri olmadığı aşikârdı.
Şemsiye tutan eller alkışlamakta zorlanıyor, ritim tutan ayaklar, su birikintilerinde “şap, şap” gibi akortsuz sesler çıkarıyordu ama seyircilerin keyfi yerindeydi. Artık bir bahar ayini havasına bürünen konser, şemsiyeleri altında mecburen oluşan iki kişilik localarında çevrelerinden kopan çiftlere unutulmaz dakikalar yaşatıyordu.
Gök gürlüyor, şimşeklere eşlik eden yıldırımlar, ortalığı gündüze çeviriyor, sahnedeki gruba seyircilerin hâl-i pür melâlini gösteriyordu. Gök gürlemeleri seyircilerle birlikte müzisyenleri de yerlerinden sıçratıyordu. Önceleri yalnız notalar havada uçuşurken, sonra davulcuyu orkestradan ayıran pleksiglas perdenin mikrofon sehpalarını peşinden sürükleyerek yıkılması da müziği durduramadı.

İki saate yaklaşan unutulmaz konser, sonunda Charlie Haden’ın notalarının da kendilerini rüzgâra teslim etmeleriyle kaçınılmaz sona yaklaştı. Notalarını ya da kendi deyimiyle “müziğini” toplamasına imkan olmayan Haden, bir blues parçası çalacaklarını ve herkesin sırayla solo alacağını söyledi. Kontrbasıyla açtığı doğaçlama parçanın ardından anons etti Haden: “Raining Cats and Dogs Blues!”. “Bardaktan Boşanırcasına Blues’du bu!”. Alkışlar ve kahkahalar arasında veda ettiler. Dinleyicileri artık hiç bir şey rahatsız edemezdi, bis istediler. Uzun süren alkışın sonunda Charlie Haden tek başına döndü sahneye ve seyircilerini ödüllendiren kısacık bir konuşma yaptı: “Keşke sizin gibi insanlardan dünyanın her yerinde daha çok olsaydı. Teşekkür ederim...” Ve gene alkışlar...

O büyülü geceden sonra, bilmiyorum yağmura da mı teşekkür etmek gerek... Ama İstanbul Caz Festivali’nin uzun yıllar unutulmayacak konserlerinden biri de bu olmuştur herhalde.
(Bu yazım 2004 yılının Temmuz ayında artık ne yazık ki var olmayan Beyoğlu Gazetesi'nde yayınlandı)

YIP IftIharla sundu...Müsaitseniz gene bekleriz... ya da iGoogle'la yorulmadan görün güncellemeleri!



Add to Google