Yako Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yako Futbol etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Mayıs 2008 Cuma

Saatte 300 kilometre süratle V12 futbol




Superleague Formula yarış otomobili 26 -28 Mart tarihleri arasında İspanya'nın Sevilla ve Huelva şehirlerini bağlayan yol üzerinde, La Palma de Condado yakınlarındaki Monteblanco pistinde ikinci kez test edildi. İlk testler bir ay kadar önce, şampiyonanın ilk ayağının koşulacağı İngiltere'deki Donnington Park'ta gerçekleştirilmişti.

Günümüzün en çok izleyici toplayan, ancak aralarında hiçbir benzerlik olmayan iki farklı spor disiplinini bir araya getiren Superleague Formula, geliştirilmesi yıllar süren yenilikçi bir proje, ya da daha samimi bir ifadeyle, aslında bir hayal. Formula yarışlarının son yıllarda geçirdiği insanı dışlayan değişim nedeniyle, bu spordan artık hiç keyif almayan bir grup tecrübeli girişimcinin, futbolun kendine has özelliklerini otomobil yarışlarına taşıma hayali…

Bilindiği üzere, son yıllarda yapılan düzenlemelerle futbol kulüplerinin belli standartlara ulaşmasını şart koşulurken, futbolun içinde yer alan her düzeyde amatör ve profesyonel çalışanların hak ve sorumluluklarını tarif edilmesi de hedefleniyor. Turnuva yönetmelikleriyle statların koşullarını düzeltilmesini, dolayısıyla taraftar davranışlarının da gelişmesini mecbur kılınıyor, merkezi düzenlemelerle futbolun dünyanın dört bir yanında güvenilirliği büyük ölçüde denenmiş ideal yöntemlerle organize edilmesi sağlanıyor artık. Bununla birlikte, belki de bazılarımız için buna rağmen demek de yanlış olmaz, FIFA ve UEFA’nın insan ve insani değerlerin futbolun ayrılmaz bir parçası olarak kalması için son yıllarda yoğun çaba gösterdiği biliniyor.

İşte futbol tutkunu bu profesyonel motor sporları girişimcileri için, son yıllarda endüstriyel futboldan bile daha keskin bir değişim geçirerek sporseverleri üzen Formula yarışlarının yumuşak karnı da insan unsuru olsa gerek.
Formula 1, farklı markaların her yıl en yeni teknolojiyle donattıkları ve sürücüye eskisi kadar iş bırakmayan bir turnuva haline gelince, bu kez arabalara daha önce takılmasına onay verilen oyuncakların teker teker sökülmesiyle yeni bir heyecan yaratılmaya çalışıldı. Diğer yandan, takımların eninde sonunda sadece birer otomobil markası oldukları için gene de sürücülerin isimlerinin ardında kalmaya mahkûm oldukları turnuva, gittikçe daha “elit” bir izleyiciye hitap ettiğini artık davul-zurnayla duyurma raddesine gelmiş durumda.

Superleague Formula, Formula 1’in alternatifi olacak bir şampiyona olarak tasarlandı. Boyut ve güç olarak Formula 1 otomobillerinden hiç de aşağı kalmayan, hatta dış görünüşü daha da sert olan Superleague Formula otomobillerinin hepsi birbirinin aynı olacak. Takımları rakiplerinden ayıran ise, aynı futboldaki gibi kulüplerin adları, renkleri, armaları, taraftarları, pilotları ve teknik ekipleri olacak. Hepsinden önemlisi Superleague Formula’nın “izleyici”leri değil, yarış takımlarının taraftarları olacak.

Bu yaz sonunda güneşli bir Cumartesi günü, Galatasaray Milan, Corinthians, Sevilla, Olympiakos, Anderlecht, Glasgow Rangers ve Porto’yla aynı gün içinde karşı karşıya gelecek. Ertesi gün bu karşılaşma iki kez daha tekrarlanacak. Bir hafta ya da onbeş gün sonra gene Cumartesi, gene Pazar, gene müsabaka…

İlk sezon için 6 ayak planlanan yarışa getirilen yenilikçi sistem, futbol turnuvalarındakine benzeyen sıralama günü “müsabakaları” ve yarış günü her seferinde aynı isimlerin kazanmasını zorlaştıracak iki yarış, Superleague Formula’nın futbolseverler üzerindeki dayanılmaz cazibesini daha da artıracak. Gün boyu sürecek çeşitli aktiviteler, gösteri ve konserler, taraftarlara açık tutulacak pit alanları, damak zevkini gözetecek yiyecek ve içecek alanları, makul fiyatlar ve çeşitli aile paketleri şampiyonanın diğer kozları.

Monteblanco testlerinin ikinci gününde, Superleague Formula katılımcısı kulüplerin temsilcileri ve tüm bu kulüpleri izleyen basın mensupları da piste davetliydi. Bir önceki akşam Sevilla'da, Superleague Formula'nın düzenlediği akşam yemeğinde bir araya gelerek tanışan konuklar, sabah saat 10.30'da organizasyonun teknik sorumluluğunu üstlenen Robin Webb tarafından padok binasında karşılandılar. Webb çoğu ilk kez bir yarış pistinde, hemen hepsi ilk kez bir padokta bulunan konuklara günün programını aktarırken bu hızdaki otomobillerin bu kadar yakınında bulunmanın tehlikelerini de uzun uzun anlatmayı ve uyulması gereken temel kuralları saymayı ihmal etmedi. Daha sonra tüm konuklara plastik kulak tıkaçları dağıtıldı ve pist ve padokta geçirecekleri süre boyunca bu tıkaçları kulaklarından çıkarmamaları istendi.

Superleague Formula yarış takımlarından Scuderia Playteam Sarafree ekibi, diğer kategorilerdeki araçlarla karşılaştırılabilmesi amacıyla piste bir Euroseries 3000 aracı da getirmişti: Lola F3000. Televizyonda, fotoğraflarda ya da pistte tek başlarına dururken birbirleriyle karıştırabilecek iki otomobilden Superleague Formula prototipi, diğerine oranla kesinlikle daha büyük ve daha güçlü. Şimdiye dek elde edilen veriler de otomobilin GP2'de yarışan benzerlerinden daha hızlı olduğunu gösteriyor.

Günümüzde pistlerde yarışan tüm Formula kategorilerinin dışında yeni bir sınıf yaratan bu otomobil, her ikisi de ABD kökenli olmakla birlikte, faaliyetlerini futbol kadar motor sporlarının da beşiği olan İngiltere'de sürdüren iki güçlü şirket tarafından hazırlanıyor. Panoz şasisi üzerine Élan Motorsports Technologies'in tasarladığı araba gücünü Menard Competition Technologies Limited'in geliştirdiği yepyeni bir motordan alıyor. 4600 mm. uzunluğunda olan ve boş ağırlığı 675 kilogramı bulan otomobilin 4,2 litrelik V12 motoru 750 beygir güç üretiyor. Diğer Formula sınıfı arabalarla arasındaki farkların en önemlisi ise, sürücüye destek olacak hiçbir elektronik yardımcının olmaması kuşkusuz.

Konuklar önce pit alanında pilot ve otomobilin teste hazırlanmasını, sonra pist kenarından ilk turları izlediler; ardından Superleague Formula yetkilileri tarafından en son gelişmeleri paylaşmak üzere kısa bir toplantıya davet edildiler. Toplantıda organizasyonun farklı departmanlarının sorumluları kendi alanlarındaki gelişmeleri davetlilerle aktardılar ve soruları cevapladılar.

Bu toplantı sonrasında test pilotu Bruce Jouanny, Superleague Formula teknik sorumlusu Robin Webb ve CEO Alex Andreu davetlilerle bir araya geldiler. Teknik ekibin kendisini ilk yılın test pilotu olarak seçmesi nedeniyle bu yıl yarışta yer alamayacak olan tecrübeli Fransız pilot Bruce Jouanny, Monteblanco pistinde sabah attığı 30 kadar test turundan sonra düzenlenen bu toplantıda otomobili anlattı: "Bu GP2'den çok ChampCar'a yakın bir otomobil. Çekiş kontrolü yok, dolayısıyla pilota bütün Formula yarışlarında olduğundan daha fazla iş düşüyor. Başlangıçta bu kadar büyük bir araçtan böyle bir hız beklemiyorsunuz. Frenlemede çok iyi sonuçlar vermekle birlikte, hızlanmada çok daha hassas olduğunu fark ediyorsunuz. Üstelik yeni geliştirdiğimiz bu motor tam gücüne ulaşmadı. Henüz yolun başındayız. Otomobilin tüm değerlerini ve motorun tepkilerini ölçüyoruz. Şimdiye dek temel testleri gerçekleştirdik ve artık yola çıkma zamanı geldi."

27 Mart Perşembe günü Monteblanco'ya konuk olan Sevilla Futbol Kulübü Başkanı José Maria del Nido da, popüler genç İspanyol sürücü Borja Garcia'nın konuk pilot olarak koştuğu test turlarını izledikten sonra izlenimlerini basınla paylaştı: "Motorun kükremesini, otomobilin 260 kilometre süratle uzaklaşmasını görmek büyük keyif. Superleague Formula yarışlarının başlamasını sabırsızlıkla bekliyoruz. Bu hem çok sıkı, hem de keyifli bir mücadele. Biz bu maceraya çok güzel olacağını bildiğimiz ve futbolseverler olarak çok zevk alacağımız için atıldık."

Euroseries 3000 pilotu Borja Garcia muhtemelen Sevilla kulübünü yarışlarda temsil edecek ekibin içinde yer alacak. Arabaya hiç alışık olmayan Garcia'nın 10 kadar turdan sonra hararet göstergesindeki ikaz üzerine kontak kapaması ve otomobilin uzun sürecek bir bakıma alınması üzerine testlerin ikinci gününün sona erdiğini bizzat duyuran Robin Webb, meraklı konuklara "Dünyanın gelecekteki en iyi test pisti" olarak tanımladığı Monteblanco'da binek arabalarla tur atmayı önerdi. Konuklar bu turlara hazırlanırlarken bir yandan da otomobilin motorun en küçük parçalarına dek özenle sökülmesini izlediler. Daha sonra Webb pistte kendi sürdüğü küçük kiralık aracın her iki turda bir değiştirdiği yolcularının tüylerini korkudan diken diken etmekle kalmadı, dört buçuk kilometrelik bu yeni pistin virajlarını, düzlüklerini, rampalarını ve püf noktalarını da bir bir anlattı.

Egzoz ve lastik kokulu, gürültülü, yorucu ikinci test günü sona ermişti. Gün boyunca birbirleriyle sohbet edemeyecek kadar çevreleriyle meşgul olan konuklar, kendilerini Sevilla’ya geri götürecek üç otobüse binerek derin bir nefes aldılar ve biriktirdikleri koyu, keyifli sohbetlere daldılar.
(Bu yazım Galatasaray Dergisi'nin Mayıs 2008 sayısında yayınlandı)

12 Mayıs 2008 Pazartesi

Yolda tutmak II



Cevat Hoca'nın güzel gülümsemesini sayfanın başında bir hafta tutmak ne iyi olmuş...

Cumartesi akşamı o güzel gülümseme tüm dünyada sporseverlere bulaştı. Bir süreliğine dertlerini, dertlerimizi unutup sevindi kızlı erkekli, genci yaşlısı, züğürdü zengini. Sabaha kadar sürdü sevinçleri. Şimdi, ertesi gün, hadi birkaç gün ya da hafta daha diyelim, her yere asılı renkleri gördükçe soluk renkli hayatlarımızın dertlerinden bir süreliğine de olsa yeniden uzaklaşacaklar.

Ve sonra gene başlayacak.

Yolda tutmak demişti ya. Yolda tutma çabası...

İlk başlarda o kadar çekici gelen, şaşırtıcı renkliliği kanıksayacağız önce. Astığımız bayraklar yağmurla ıslanacak, güneşte solacak, şehrin kiriyle lekelenecek. Ve bir süre sonra bugün bize heyecan veren ter kokulu taze sımsıcak öyküler, birçokları için çok da farklı olmayacak örneğin otuzbeş sene öncesinin zafer öykülerinden.

Yolda tutmak keşke o hikâyedeki mütevazı adamın dediği kadar kolay olsaydı...

Resim Bolivya’danmış, bana gönderenin yalancısıyım. Hepimizin her gün yürümek zorunda olduğu bir Bolivya yolu yok mu sizce? Dezenformasyon çağında kimin, neyi, ne zaman, ne kadar, nasıl, hangi yolda tuttuğunu kaçımız ayırt edebiliyoruz? Peki, yolda tutanlara, ya tutamayanlara ne oluyor?

Ben ipin ucunu daha fazla kaçırmadan, meraklılarına internetten bir izinsiz apartma sunarak bitireyim, İtalyan Usulü Yengeç Çorbası tarifi. Yengecin hangi yengeç olduğunu söylemeyeceğim ama son yıllarda Akdeniz kıyılarımızda çok değerlenen mavi yengeçten çok daha koyu tonda olduğunu söyleyeyim yeter. Bu yengeç bizim o şahane pavuryanın küçüğüne derler değil mi aslında? Bu bu yazın favori yemeği olacak:

Malzemeler:

225 gr. ayıklanmış yengeç eti
1 adet orta boy domates (soyulmuş ve küp şeklinde doğranmış)
1 adet havuç
2 adet arpacık soğan
3 çorba kaşığı zeytinyağı
1,5 çorba kaşığı beyaz şarap
2 diş sarmısak
3 karanfil
1 su bardağı süt
Karabiber
Tuz

Hazırlanışı:

Yengeç etini 2 saat sütün içinde marine edin.

Şarap ve yağın dışında bütün malzemeyi tuzlu suda haşlayın, sonra tel bir süzgeçten geçirerek püre yapın.

Şarabı ve yağı püreye karıştırın. Yengeç etini pürenin içine atarak 30 dakika pişirin. Dumanı üstünde servis edin.

2 Mayıs 2008 Cuma

Akil adamdan sevgiyle...



“YOLDA TUTMAK...
.
Günün birinde, çocukken yaşadığım çiftliğin bahçesinde bir at belirdi. Atın üzerinde tanımlayıcı bir işaret olmadığı gibi, kimse de nereden geldiğini bilmiyordu. Hepimiz onun bir çiftliğe ait olduğunu, geri götürmemiz gerektiğini düşünüyorduk.
.
Babam atı eyerledi ve birlikte yola çıktılar. Babam atın içgüdülerine güveniyordu, onun yolunu bulacağından emindi ve onu sadece otlamak için yoldan çıktığında yönlendirmekle yetindi. Kısa zaman sonra, at sahibinin çiftliğine ulaştılar.
.
Atın sahibi onları görünce şaşkınlığını saklamadı ve babama atın o çiftlikte yaşadığını nereden bildiğini sordu. Babam da “Ben değil, at biliyordu. Benim yaptığım tek şey atı yola çıkarmaktı.” cevabını verdi.
(Kaynak: Uygulamalarla NLP, Sue Knight, Sistem Yay. , 1999, s.65.)”

Güzel bir gündü. Ama en önemlisi Ali İhsan Bey'in, Ali İhsan Göğüş'ün o dinç, mutlu sesinin antrenmanın ortasında ansızın kulağımın içinde çınlamasıydı. Yanlış anlamayın, mavidiş (öyle derlerdi ya ilk çıktığında) kulaklık sayesinde. Yazıda aktardığım izlenimlerimde hiç yanılmadığımı Cumhuriyette senelerce dirsek çürütmüş dostlarımla yaptığım sohbetler sayesinde doğrulamıştım. Benim kendisini okurken aldığım keyfi yansıtmaya çalışmıştım Vatan Kitap Dergisi okurlarına, o keyfi Ali İhsan Bey'e de aktarabilmiş olduğumu ilk ağızdan öğrendim. Şimdi dünyanın şanslı adamlarından bir diğeri olarak, yazıda sözünü ettiğim Ali İhsan Bey'le bir kahve içmek dileğimin gerçekleşeceği günü iple çekeceğim.

Sonra akşamüstü, Cevat Hoca yukarıda okuduğunuz öyküyü hepinizden önce bana gösterdi. Doğayla iç içe geçmiş çocukluğundan bir öykü çıkardı bana sanmıştım ki, altındaki S. Knight imzasını gördüm. Kenarda saklayayım dedim, "Cevat Hoca'dan sevgilerle, dersin" dedi. İşte saklıyorum.

Son olarak da az önce kızkardeşim dedi ki: "İzmirli bir okurun (kendi arkadaşlarından biriymiş tabii, anlattı sonra) “boyöz değil, boyozdur o!” diyor aloo!"

"Oh be! dedim. Boşa yazmıyormuşum o zaman..."

29 Nisan 2008 Salı

Uluslararası derbi karşılaşması ve “Neredesin Engin Tunç?”


AEK Başkan Yardımcısı Niko Kulis İstanbul’da bir ay kadar önce yapılan Galatasaray-AEK karşılaşması öncesinde "AEK, manevi ve kültürel doğum yerinde olacak. Çünkü AEK ve taraftarları Konstantinopolis-İstanbul bağlarıyla, İstanbul'un kültürel mirasıyla hep gurur duydu," diyordu. Geçtiğimiz hafta sonu ise milli maçlar için verilen aradan yararlanan Galatasaray Atina’da iade-i ziyaretteydi. Atina Olimpiyat Stadı’nı dolduran sayıları kırk bini aşkın AEK taraftarı, dev ekrandan kulüp tarihindeki başarılardan ve ilk Galatasaray maçından görüntülerle birlikte, AEK yöneticilerinin futbol tarihimizin önemli taşlarından Lefter Küçükandonyadis’in adadaki evine yaptıkları ziyaretten, evin duvarındaki Hakan Şükür formasından, Büyükada iskelesinden, meydandaki kahvede attıkları tavladan, höpürdettikleri kahveden görüntüler izledi maç öncesinde.

80. kuruluş yıldönümü kutlamalarında en önemli etkinliklerin başında gelen Galatasaray maçları ve İstanbul’a gösterdikleri bu ayrıcalıklı ilgi bizim dikkatimizi de AEK kulübünün fırtınalı tarihine çekti ister istemez.

Bu noktada karşımıza kulübün temellerinin atıldığı Pera Club çıktı. Pera Club, bir futbol takımı olarak 1914’de Kalyoncukulluk mahallesinde Şark-ı Karip Bankası müdür yardımcısı Kosta Vasilyadis ve arkadaşları tarafından kurulmuştu. Sonraki yıllarda Rum burjuvazisinin parasal desteğiyle büyük bir gelişme kaydeden Pera Club, 1920’lerde en güçlü dönemini yaşadı ve İstanbul Pazar Ligi’nde diğer takımların korkulu rüyası oldu. Musevi Maccabi, Rum Elis ve Struglers, İtalyan Stella, Ermeni İttihat ve sonradan lige katılan Üsküdar takımı karşısında yüksek bir performans gösterdi. Pera’nın özellikle Union Club (bugünkü Fenerbahçe Stadı) ve Taksim Stadı’nda (bugünkü Taksim Gezisi) oynadığı maçlar büyük ilgi görüyordu. 1922 sonunda Osmanlı Devleti’ni temsilen Avrupa turnesine çıkan Pera Club dönemin spor teşkilatı olan İdman Cemiyetleri İttifakı’nın FİFA nezdinde yaptığı bir başvuru üzerine deyim yerindeyse aforoz edilmiş ve maç yapamaz hale gelmişti. O sırada mübadele gündeme gelince gurbette kalıp dağılmaktan başka çare bulamayan futbolcularının en gözde olanları önemli Fransız takımlarına transfer olmuş, kalanlar Union Sportif Hellenique kulübüne geçmiş, kulüp yöneticileri ise Türkiye’ye dönmemeyi tercih etmişlerdi.

1924 yılında Atina’da eski Pera Club’lü göçmenler tarafından kuruldu AEK. Kulüp adının açılımı ise: "Athletiki Enosis Konstantinoupolios", yani İstanbul Atletik Birliği. Daha sonra Venizelos hükümetinde bakanlık da yapacak olan gazeteci Kostas Spanoudis kulübün ilk başkanı olurken, Nikos Elepoulos ikinci başkan, Tagaris, Karotsieros, Yeremiadis, Dimopoulos ve daha sonra başkan olarak da göreceğimiz İonas ilk yönetim kurulu üyeleri oldular. Selanik’e göç eden Pera Club’lular ise PAOK’u yani “Podosferikos Athletikos Omilos Konstantinoupolios” ya da İstanbul Futbol ve Atletizm Birliği’ni kurarken, İstanbul’da kalan Pera Club üyelerine, Muzakis, Kanakis ve David Yafe’ye de Beyoğluspor’u oluşturmak kalacaktı. Beyoğluspor hikâyesini meraklı okurlarımız için başka bir yazıda sürdürmek ise boynumuzun borcu oldu artık.

AEK kulübünün simgesi olarak seçilen çift başlı Bizans kartalı ve Beyoğluspor’da olduğu gibi sarı-siyah seçilen kulüp renkleri ise, bugün de ısrarla vurgulandığı üzere, kulübün saha içindeki başarıları kadar kökenleriyle de gurur duyduğunun göstergeleriydi.

1929 yılında başbakan Venizelos Nea Filadelfia semtinde bir stadyumun inşa edilebilmesi için gerekli izni verdi. Nea Fialdelfia adı, semti Anadolu’nun eski Filadelfia’sından, bugünkü adıyla Manisa’nın Alaşehir’inden gelenlerin kurduğunu göstermesi açısından ilginç. Üç yıl sonra, 1931–1932 futbol sezonunda AEK Aris’i finalde 5–3 yenerek ilk lig şampiyonluğunu elde etti. Pera Club’de yıllarca top koşturan tecrübeli futbolcu Kostas Negrepontis kulübün ilk yıldızıydı. Uzun yıllar boyunca AEK formasını ıslattıktan sonra getirildiği teknik direktörlük görevini sürdürürken, takımının ‘38-‘39 ve ‘39-‘40 sezonlarında ilk kez üst üste şampiyon olmasını sağlayarak büyük bir başarıya imza attı. Ancak takımın gösterdiği bu harikulade yükseliş II. Dünya Savaşı yüzünden kesildi.

Savaş sonrasında dış transferlerle toparlanan AEK, seksen yıllık tarihinde ulusal düzeyde 27 başarı elde etti: 11 şampiyonluk, 13 Kupa şampiyonluğu, 2 kez Yunanistan Süper Kupası şampiyonluğu ve bir Lig Kupası. Uluslararası alanda en büyük başarısı ise 1976–77 sezonunda UEFA yarı finallerine kadar çıkması olmuş. Günümüzde kulüp resmi sponsorları arasında ΣΟΥΛΤΑΝΟΓΛΟΥ’nun, öyle yazılınca okuyamıyorsanız Soultanoglou National Transport, hatta daha da okunur şekliyle Sultanoğlu Nakliyat adlı Atina’lı bir firmanın olması ise kulüp destekçilerinin de köklerine bağlılıklarını göstermesi açısından ayrıca dikkate değer.

AEK’nın yakın tarihine, genç Başkan Demis “Temistoklis” Nikolaidis ve meşhur başkan yardımcısı Niko Kulis’in açıklamalarıyla ilginç yaşamöykülerine nasıl olsa kolayca ulaşabileceğinizi düşündüğümüzden biz mikrofonumuzu daha az tanınmış bir kulüp çalışanına, ellili yaşlarının baharını süren, Beyoğlu doğumlu malzemeci Kostas “Koço” Karidopulos’a çevirmeyi tercih ettik:

“Hamalbaşı Sokak’ta doğmuşum, sonra büyüyünce Cihangir’e, Sormagir Sokağa geçtik ailece. İstanbul’da bir aşkım vardı onun için askere ufak gittim. 17 yaşında gönüllü olarak askere yazıldım, İskenderun’da iki sene bahriye olarak yaptım askerliğimi. İstanbul’da Beyoğluspor’da oynamıştım, sonra Kurtuluş’ta da koşuyorduk. Asıl işim ise çinicilikti. Amerika’daki amcamın yanına gidecektim bir ara, ama kısmet Atina’yaymış, buraya geldim. Sonra arkadaşlarım da geldi. Tekrar dönecektim İstanbul’a ama burada bir kıza aşık olunca kalıp evlendim, iki çocuğum oldu. Otuz dört yıldır buradayım, bu takımda da beni sevdiler, mecburen kaldım, malzemecilik yapıyorum.
— AEK adındaki İstanbul yüzünden tepki alıyor mu? Size burada “Türk” diyorlar mı örneğin?
— İstanbul’da insanlar nasıl memleketlerini anarsa, burada da öyle. Dedelerimizden kalma bir şey bu. Kıskanıyorlar bile bizi burada İstanbullu olduğumuz için. Aynı takım Selanik’te de var, PAOK takımı. Biz böyle iki başlıyız, birimizi kestiniz mi, yeniden çıkar. Onun için bizi yenemiyor hiç kimse. Amblem de İstanbul amblemi, Patrikhane’de de bu amblem var. Eskiden burada bize Türk derlerdi ama şimdi alıştılar artık. Eşim Atinalı, Türkçe bilmez ama çocuklarım öğrendiler, onlar dört dil konuşur zaten.
— İstanbul’a geliyor musun hiç?
— Ölsem bile kalbim hep Türkiye’de kalacak. Maç için geldik ya geçen ay, otuz dört sene sonra ilk gelişimdi Türkiye’ye o. Ama gezemedim hiç, yağmur yağıyordu. İşimiz de çoktu, takımın çamaşırları falan, Yeşilköy’e gidebildim yalnızca. Ama şimdi bir fırsatını bulup geleceğim.
— Eski arkadaşlarınla haberleşebiliyor musun peki?
— İstanbullu arkadaşlarımın çoğu burada zaten, görüşüyoruz. Bir arkadaşım vardı: Engin Tunç, kan kardeşim. Amerika’ya gitti, onu çok özledim. Çok görmek isterdim onu, Cihangir’de beraber büyüdük. Telefonunu kaybettim şimdi, onu bulmak istiyorum. Bu Kıbrıs meselesinden sonra ayrı düştük. O Amerika’da, ben Atina’da. Çok özledim o çocuğu. Gazetelere yazın bunu, seni arıyor deyin, Amerika’da mısın, değil misin?
— AEK’nın 80. yıl kutlamaları içinde en önemli faaliyetlerden biri Galatasaray’la yaptığı maçlar gibi gözüküyor.
— Evet. Bir de geçen hafta Olympiakos’la oynadık bu statta, bu da ikinci maçımız. Hükümet yeni tahsis etti bu stadı bize. Daha saha hazır değil yani aslında, kusura bakmayın.
— Son olarak ne söylemek istersin?
—Yarın bayram, bayramımız mübarek olsun. Biz hepimiz kardeşiz. Büyük kafalar böyle demiyor ama sanatkârların, zanaatkârların, ufak insanların içinde düşmanlık olmaz, Türkiye’ye çok selamlarımı söyleyin.”

Gözleri dolan Kosta’ya telefonlarımızı verdik, onu adresini almayı da ihmal etmedik. Beki devre arasında, belki de sezon sonunda gelecekmiş. Biz de onu gezdireceğiz; Hamalbaşı senin, İstiklal, Sormagir benim, eskiyi yâd edeceğiz. Hele kolumuza kan kardeşimiz Engin Tunç da girerse, değmeyin keyfimize…

(Bu yazım 2004 yılında artık ne yazık ki var olmayan Beyoğlu Gazetesi'nde yayınlandı)

YIP IftIharla sundu...Müsaitseniz gene bekleriz... ya da iGoogle'la yorulmadan görün güncellemeleri!



Add to Google