Yako Kitaplar... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yako Kitaplar... etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Ağustos 2008 Pazartesi

İnsan bedeni üzerine, derinlere dalıp kum çıkarmak isteyenler için...



Yapı Kredi Yayınları’ndan geçtiğimiz aylarda yayımlanan “Bedenin Tarihi”, beden ile insanın ürettiği tüm kurumlar arasındaki ilişki üzerine kafa yormuş akademisyenlerin, farklı alanlarda bedeni inceledikleri makaleleri bir araya getiriyor.

Kitap son derece geniş bir yelpaze içinde Avrupalı bedenin Rönesans’tan Aydınlanma Çağı’na kadar ne şekilde algılandığı üzerine açıklamalar ve yorumlar barındırıyor ki, günün birinde ülkemiz bedenlerinin tarihi gibi netameli bir konuya girişmek isteyen olursa bu kitaptaki yaklaşımlar zihin açıcı olacaktır mutlaka.

Kitapta konuların neye göre dizildiği konusunda önsözde bir bilgi yok, fakat ilk başlık “Beden, Kilise ve Kutsal”, ve bu da editörler, dinin bedenin tarihinde başrollerden birini oynadığını mı düşünmüşler, diye sorduruyor. Daha sonra sırayla cinsellik, egzersiz, fizyognomoni (ne olduğunu anlamak için kitabı devirmemiz gerekiyor maalesef), kadavra teşrihi, sağlık ve hastalıklar, gayrı insani beden (yani marjinal bedenler), kralın soylu bedenine yaklaşımlar ve “et, zarafet ve yücelik” ilişkisi üzerine odaklanan bölümlerde beden –herhalde enine boyuna demenin en doğru olacağı konulardan birindeyiz- Avrupa kültürel tarihinin farklı bakış açıları karşılaştırılarak inceleniyor.


(gerçek görseli budur, yukarıdaki resim daha çok hoşunuza gitmiş olsa da lütfen ona itibar etmeyiniz...)

Diğer yandan, kitap daha önce dile getirilmiş birtakım temel sorulara, açıkça dillendirmese de alttan alta cevaplar da barındırıyor: Beden nedir, bedenimiz kime aittir ve dahası. Foucault’nun bu ilk soruya cevap teşkil edecek son derece keskin bir tarifi var: “Bedenim mahkûm olduğum, çıkışsız yerdir.”

İkinci soruya takılanlar için: Sezonun ikinci yarısında, kaburgalarında çatlak ve kırık, bacak üst arka adalelerinde çeşitli derecelerde zorlanmalar gibi önemli sakatlıkları bulunmasına rağmen takım arkadaşlarını yarı yolda bırakmak istemedi, neredeyse her maça çıktı. Son maçta adlığı darbeler yüzünden yürüyemediği için madalyasını almaya gelemedi, gene yürüyemediği için podyuma arkadaşlarının omuzlarında çıktı. Ertesi sabah Milli Takım kampına katılarak üç haftalık yoğun tedavi sonucu Avrupa Kupası grup maçlarının (bu yazı yazılana dek) ikisinde de yer aldı… Sizce Servet Çetin, önümüzdeki yıllarda öğrenim göreceği İstanbul Üniversitesi Beden Eğitimi ve Spor Yüksekokulu’nda da üzerinde önemle durulacak olan bu önemli kitabı henüz okumadan da bedeninin kime ait olduğu hakkında sağlam bir fikir sahibi olmuş mudur?

Tuba Özay ya da Eda Taşpınar konularına hiç girmek istemiyorum.

Yıllar boyunca okunacak en değerli kitaplardan biri.

Hepimiz semender miyiz?



"Sanat kudrete hizmet etmemelidir."
K. Capek


Semender tarih boyunca insanoğlunu şaşırtmış bir sürüngen, belki de sürüngenler içinde en güzeli. Bazı kültürlerde semenderin ateşten doğduğu düşünülmüş, kimilerindeyse sudan geldiği.

Ağaç kütüklerini yaşam alanı olarak seçen bazı semender türlerine, tutuşan kütüklerden kaçarken ateşten doğdukları düşünülerek Ateş Semenderi denmiş. Bundan dolayı antik mitolojide semenderler ejderhalarla ya da küllerinden doğan Anka Kuşu'yla özdeşleştirilmişler.

Ortadoğu mitolojisindeki balık karnından kurtulan Yunus'un yerini, Japon mitolojisinde su ejderinin (dev semender - hanzaki) karnından kurtulan kahraman balıkçı Hitoshiro almış.

Türkçedeki ismi Farsça sam (ateş) ve enderun (içinde) kelimelerinden gelen semender tarih boyunca enerjinin, gizemin, doğanın dengesinin, büyümenin, yenilenmenin, yeniden doğuşun, aydınlanmanın ve uyum sağlamanın sembolü olarak görülerek sanatçıların en sevdiği çalışma konularından biri olmuştur.

Kutup daireleri arasında kalan coğrafyanın nerdeyse tamamında farklı türleri bulunan bu narin yapılı hayvanlar, yaşam koşullarındaki değişimlere gösterdikleri uyum ve dayanıklılık sayesinde bilim adamlarının da ilgisini çekti. Bugün artık semenderlerin ateşte yaşamadıklarını, ancak derilerini kaplayan kıvamlı salgı tükenene dek ateşe ya da yüksek ısıya uzun süre dayanabildiklerini; on ile altmış yıl arasında, yani birçok hayvan türüne oranla son derece uzun yaşadıklarını; neredeyse on yıl boyunca aç kalmaya dayanabildiklerini biliyoruz. Ancak semenderlerin bilime en fazla ümit veren başlıca özellikleri, bacaklarını ya da kuyruklarını kaybettiklerinde son derece hızlı fakat karmaşık bir biyolojik süreç sonucunda bu organlarını yeniden geliştirebilmeleri kuşkusuz. Yakın gelecekte bu karmaşık biyo-elektrik işlemin insan dokusunda da işletilebilmesi ve bu sayede insan organları üretilebilmesi için çalışılıyor.



Karel Capek'in geçtiğimiz günlerde yayınlanan "Semenderlerle Savaş" adlı romanının semenderleri ise, yazar 1936 yılının sosyo-ekonomik ve politik koşullarını inceden inceye hicvederken, alttan alta büyük bir başkaldırının edebiyata aktarılmasına aracılık ediyorlar. Sömürgeciliği, Birinci Dünya Savaşı sonrasında özellikle Avrupa'da yükselişe geçen faşizmi, Nazizmi ve silahlanma yarışını, bilhassa Amerika'da yükselen ayrımcılığı son derece net bir şekilde eleştiriyor, ayıplıyor Capek bu en bilinen romanında. Tüm bu saydıklarımızın yanında romanı 2008 yılı Türkiye'sinde okuyup da vahşi kapitalizmin ya da sonuçları önceden kestirilemeyen köşe dönmeciliğin bugünkü tezahürlerinin de yerildiğini düşünmemek olası değil tabii. Bu açıdan bakınca "Rossum'un Evrensel Robotları" adlı tiyatro oyunuyla dünyaya robot kelimesini kazandıran yazarın bazı ülkeler konusunda kehanette mi bulunduğunu, yoksa bazı ülkelerin dünyanın başına 1930'larda örülen çoraplarla yirmi birinci yüzyıl başında henüz yeni yeni mi tanıştığını da sormak gerekiyor belki de.

"Semenderle Savaş" totalitarizme, demokratik hak ve özgürlüklerin baskı altında tutulmasına karşı koyarak, düşündürücü bir insanlık resmi çiziyor çevirmenin önsözünde de dediği gibi. Bugün dahi çok tartışılan "Biz ve onlar" kavramının altını kara mizah yoluyla dolduruyor.

Karel Capek'in romanından önce çevirmen Sabri Gürses'in sakin kafayla okunması gereken "Hepimiz Semenderiz" başlıklı, derin önsözü yer alıyor kitapta. Sonra Rus yazar Andrey Platonov'un romanın 1938 tarihli Rusça çevirisine yazdığı uzun tanıtım yazısı "İnsanlığın "Tasfiyesi" Üzerine" geliyor. Romandan önce okuduğumuz son metin ise Karel Capek'in 1924 tarihli "Neden Bir Komünist Değilim" adlı ünlü denemesi.

Roman, yazıldığı dönemin modern alışkanlıklarına uygun olarak radyoya uyarlanmaya müsait bir girişle, okuyucuyla gayet samimi bir sohbet başlatan bir anlatıcı tarafından açılıyor. Uzakdoğu'da gemisiyle ticaret dışında inci avcılığı da yapan gözüpek kaptan J. Van Toch (adına bakıp Hollandalı sanmayın Çek'tir kendisi) tüm inci yatakları tükenince kendisi kadar cesur yeni dalgıçlar bularak hiç kimsenin dalmaya cesaret edemediği korkunç Şeytan Körfezi'ne gitmeye karar veriyor. Şeytan Körfezi'ne gittiğinde ise yüzyıllardır anlatılan sualtı cinlerinin gerçekten var olduğunu, ancak bunların cin değil kendisi için inci çıkarabilecek dev semenderler olduklarını keşfediyor ve tüm diğer işlerini bırakarak kendini semenderleri eğitmeye adıyor.

Romanın ilerleyen bölümlerinde anlatıcı yerini bazen bir gazete kupürü ya da bilimsel makaleye bırakıyor. Tüm inciler açgözlülükle çıkarılıp ekonomik değerleri iyice düşünce ve nihayet çıkarılacak inci kalmayınca, kapitalistler tarafından ucuz iş gücüne dönüştürülen semenderlerin dünya ekonomisine kazandırılmasını (!) bazıları birbirinden bağımsız kısa öykülerle izliyoruz. Yazarın zaman zaman gayet bilinçli şekilde romanın önüne geçirdiği dipnotlarda bir korsan gemisinin iyi eğitimli, saygın kaptanı semenderleri iki yüzyıl öncesinin Afrikalı köleleriyle bir tutuyor: "Semender semenderdir, (s.147)". Yirminci yüzyıl başının birçok ünlü simasıyla birlikte Bernard Shaw da Daily Star gazetesine görüş bildiriyor: "Bir ruhları olmadığı çok açık bir şey. Bu da onların (semenderlerin) insanlarla ortak yanları.(s. 155)". Bir aktivist hanım semenderlere hak ettikleri iyi eğitimin verilmesi için üçbinden fazla konferans veriyor.

İnsanlar yeni topraklar edinmek için semenderlerin doğal becerilerini kullanarak denizi dolduruyor, setler, rıhtımlar inşa edip adaları birleştiriyorlar ilk başta. Ve sonra giderek dünya ekonomisini ele geçiriyor semenderler. Birinci Dünya Savaşı'nda çavuş olarak görev alan bir semender, semenderlerin Cengiz Han'ı gibi ortalığıkasıp kavurduktan sonra günün birinde diktatörlüğünü ilan ediyor.

Ve bütün bir sistemin, sistemle gelen yıkımların muhasebesini yapıyor yazar, bugün de sık sık tekrar edilen, fakat her nedense pratikte hataları ortadan kaldıramayan sözlerle: "Bunu insanlar istedi, unutma; hepsi semenderlere sahip olmak istedi, ticaret, sanayi, teknoloji istediler; sivil yetkililer, asker yetkililer, hepsi istedi; Povondra'nın oğlu bile böyle söyledi: hepsi bizim hatamız."

Peki, biz bu hataları yapmayı neden ısrarla sürdürüyoruz?


Semenderlerle Savaş
Karel Capek
Çev.: Sabri Gürses
Everest Yayınları, Ağustos 2008

19 Temmuz 2008 Cumartesi

Ve sonunda Halka Üçlemesi Türkçe'de...


Liseli bıcır bıcır iki kız, büyüklerinin kırk yılda bir kendilerini evde yalnız bırakmış olmasından istifade etmeyi planlamaktadırlar. Ya da izleyici kızların çeşitli gençlik eğlenceleri ile geçirmeyi planladıkları gecenin başında olduklarına inanmaktadır. Oysa kızlar son derece ciddi bir meseleden, içlerinden birinin tam yedi gün önce bir dağ evinde izlediği, lanetli olduğu iddiasındaki bir videokasetten bahsetmektedirler. Konuşmalarındaki gerilimin dozu diğer odadaki televizyonun kendi kendisine açılması ve asla kapatılamamasıyla doruğa çıkar. Bahsi geçen kasedi yedi gün önce tam da o saatlerde izlemiş olan Katie, arkadaşı Becca'nın gözleri önünde acılar içinde aniden can verir. Korkunç olayın şokunu atlamayan Becca ise akıl hastanesine kaldırılır.

Korku filmleri ilginizi çekmiyor olsa bile, yazarının da alçakgönüllülükle dediği gibi, yukarıda kısaca özetlenen öyküyü bilmiyor olmanız mümkün değil.

1998 yapımı kült Japon korku filmi Halka'nın (Ringu), 2002 yılında Gore Verbinski tarafından yeniden yorumlandığı Amerikan versiyonu The Ring, 250 milyon dolarlık baş döndürücü bir gişe başarısı elde etmişti. Halka'yı doğal olarak Halka 2, Sarmal ve diğerleri izledi. Korkunç Bir Film 3 (Scary Movie 3) gibi korku parodilerinden, Family Guy'a, The O.C.'den, Will&Grace'e dek neredeyse tüm popüler televizyon şovlarına az ya da çok konu olmasının da hatırı sayılır yardımıyla Halka, kısa zamanda modern çağın en bildik korku hikâyelerinden biri haline geldi. Bu başarının ardından Japon korku sinemasının kalburüstü filmleri, Hollywood yönetmenleri tarafından birer ikişer tekrar beyazperdeye aktarılmaya başlandı

Japon yazar Koci (Koji) Suzuki'nin Halka filmlerine kaynaklık eden aynı adlı 1991 tarihli başyapıtı, üçlemenin diğer kitapları Sarmal (Spiral, 1995) ve Düğüm'le (Loop,1998) birlikte Temmuz ayında Doğan Kitap tarafından Türk kitapseverlere ulaştırıldı. Suzuki'nin Halka üçlemesiyle bağlantılı olarak yazdığı Gökyüzündeki Tabut (Coffin in the Sky), Lemonheart ve Doğum Günü (Happy Birthday) adlı 1999 tarihli üç uzun öyküsü de, serinin Doğum Günü adını taşıyan dördüncü kitabında bir araya getirildi.

Edebiyatseverler hele de bibliyofiller için sevdikleri romanları konu edinen filmleri izlemek çoğunlukla sevimsiz birer tecrübeden ibarettir. Kâğıt üzerindeki mürekkebin yarattığı büyülü etkinin beyazperdede her zaman yakalanıp yakalanamadığı tartışmalıdır. Halka romanından söz etmeye de, filmden çok farklı olduğunu söyleyerek başlamak gerek. Ne yalan söyleyeyim naçizane bendenizin yüreği Japon korku filmi Ringu'yu izlemeye el vermemişti. Ancak geçtiğimiz hafta başında elime Türkçesini aldığım Halka romanının korku-gerilim janrında elde ettiğin müthiş başarının Hollywood beğenisi ve kalıplarına uydurulmuş The Ring filminden kat be kat ilerde olduğunu söylemeden geçmek yazara büyük haksızlık olur. Fransız filolojisi mezunu ve İngiliz diline de eser verebilecek kadar hâkim olan 1957 doğumlu Suzuki'nin okuyucunun zihninde hedeflediği imge ve etkiyi ilk sayfalardan itibaren hızla ve kolayca oluşturabilmesi hayranlık verici.

Yazarın İngilizceye ve herhalde dolayısıyla birçok dile daha kolayca ve doğru üslupta aktarılabilecek yapıda, çizgi-roman (tabii ki manga!) ya da sinemaya aktarılmaya hazır olarak kurduğu karanlık atmosfer, romanı Japonca aslından çeviren H. Can Erkin'in dinamik ve akıcı Türkçesi sayesinde okuru içine çekiyor ve gerilim, romanın sonuna dek, uygun dozda sürüyor.

Filmde aktarıldığından çok daha derinlikli olan, klasik polisiye ya da kara edebiyat kalıplarına sıkı sıkıya bağlı gelişen öykünün soluksuz bırakan, zaman zaman çaresiz hissettiren müthiş kovalamacası romanın neredeyse üçte biri geçildikten sonra gayet emin adımlarla ve hiç acele etmeden açılıyor. Filmde yerini – herhalde nezaketten olsa gerek – bir kadın gazeteciye devreden romanın başkişisi Japon gazeteci Asakawa, karısının liseli yeğeninin ani ve gizemli ölümünün sırrını açığa çıkarmak istemektedir. Ancak bir süre önce UFO ve hayalet öyküleri üzerine yaptığı yazı dizisi ona kötü bir şöhret kazandırmıştır ve çalıştığı gazetenin yönetiminden yeterli ilgiyi görmez. Asakawa titiz araştırması sonucu taşıdığı laneti başında ve sonunda gayet açık bir şekilde ve hatta yazılı olarak izleyiciye bildiren bir videokasede ulaşır. Görüntüleri okumak için liseden arkadaşı üniversite öğretim görevlisi felsefeci Ryuci Takayama'nın yardımını ister. Hurafelere hiç metelik vermeyen Ryuci ile: "En kötü ihtimalle beraber lanetleniriz topu topu!" diye düşünürlerken, evde izlemeye kalkıştıkları kasedi kazara Asakawa'nın karısı ve üç yaşındaki kızı da izler ve olay içinden çıkılmaz hale gelir.

Ryuci Takayama karakteri üçlemenin ikinci kitabı Sarmal'da romanın başkişisinin otopsisini tamamlayıp dikişlerini bitirdiği halde içinden "Halka" yazılı bir gazete kâğıdı parçası fırlayan bir ceset olarak ortaya çıkıyor. Üçüncü kitap Düğüm'ün kahramanı ise, babasını ve doğmamış çocuğunu ölümcül bir kanser türüne yol açan bir virüs salgınından korumaya çalışırken karşılaştığı, on binlerce bilgisayarın birlikte kullanılması yoluyla yaratılmış sanal evren projesi Loop'un sanal kişiliklerinden biri olarak tanışıyor Takayama ile.

Her üç kitapta da var olan ve öykülerin farklı yönlerinden yaklaştığı bir diğer karakter ise tabii meşum kasedin yaratıcısı Sadako Yamamura adındaki gizemli kadın.

Kitabı okuyacakların keyfini bozmamak için hiç ipucu vermek istemesem de film ile romanın temel farklarından birinin lanetten kurtulmak için yapılması gerekenler olduğunu belirtmeden geçemeyeceğim. Filmde hani neredeyse kolayca bertaraf edilebilecek olan lanet romanda son derece karmaşık bir süreç sonucunda ortadan kaldırılabiliyor. Ama aynı hikayeden beslenseler bile, romanlarla filmlerin farklı tadlar vermesi böyle şeylerden kaynaklanmıyor mu? Ödüllü yazar Koci Suzuki'nin eserlerinden sinemaya aktarılan tüm filmlerin senaryolarının oluşturumasına katkıda bulunduğunu hatırlatalım.

1996 yılında ilk kez mangaya aktarılan ve iki yıl sonra çekilen Ringu filminin yarattığı dalgayla internet toplulukları yaratan, romanları ve filmleri açıklamak amacıyla çok sayıda kılavuzu yayınlanan Halka "The Ring" üçlemesi, korku-gerilim-polisiye-kara roman-fantazi klasikleri arasında hak ettiği yeri çoktan aldı.

Türkiye'de 70'li yıllardan bu yana ne yazık ki pek tercih edilmeyen o şahane cep kitabı formatındaki 316 sayfalık Halka, bir taraftan da ekonomik boyutları, hafifliği ve fiyatıyla hoş bir yaz sürprizi.
(Bu yazım Vatan Kitap Dergisi'nin 15 Temmuz 2008 tarihli sayısında yayımlandı.)

“İçeri gir, 007...”



Kaç adet üretildiği bilinen objeler koleksiyoncuların başına beladır. Örneğin 1935 yılında basılan meşhur Kadın Hakları Cemiyeti Kongresi anma serisinin on beşini de Yıldız özel damgasıyla elde etmiş bir koleksiyoncu kendini sonunda tatmin olmuş hissetmek yerine, başka bir damga ya da serinin peşine düşmek zorunda hisseder.

Bu nedenle seri kitaplar ama özellikle polisiye roman dizileri, bibliyofiller için zihinlerinin ve midelerinin bir köşesini her daim meşgul eden birer tatlı beladır. Son yıllarda bu olgunun ticari değerinin iyice anlaşılmasıyla birlikte, isimleri kısa sürede markalaşan, kedili, hırsızlı, harfli vesaire, son derece kaliteli seriler üretilir oldu; bunların haklı başarısı da türün tutkunlarının duydukları açlığı bastırmalarına yardımcı oluyor.

Bu tarz romanların öncüleri arasında Mike Hammer, Philip Marlowe, Sam Spade ve James Bond gibilerinin edebiyat dünyasındaki özel yeri, yaratıcıları öldüğü ya da yarattıkları karakterlerden sıkıldığı hatta bazı yazarlar bu hayali karakterlerle kavgaya tutuştuğu için, yayınevleri tarafından çeşitli yöntemlerle doldurulmaya çalışıldı.

Bu yerinde çabaya bize çok yakın ve efsanevi bir örnek olarak Kemal Tahir’in, Afif Yesari’nin yazdığı, sayısı onlarla ifade edilemeyen içimizden biri tadındaki Mayk Hammer romanlarını vermeden geçmek olmaz. Tabii bu yalnızca bize özgü değil, dünyada da birçok örneği var.

Sinemada hiçbir zaman eskimeyen Bond’lara da yayınevleri bu şekilde destek vermiş, ama sonuçlar bugüne kadar okurları pek tatmin etmemişti. İkisi kısa öykülerden oluşan on dört Fleming Bond’unu düzensiz olarak izleyen birkaç roman ve çeşitli Bond-Fleming biyografilerinden sonra, 1981-1996 yılları arasında John Gardner’ın kaleminden çıkmış on altı; 1997-2002 arasında ise Amerikalı yazar Raymond Benson’ın yazdığı on iki Bond, bazıları sinemada olağanüstü başarılar elde etmiş olsalar da kitap dünyasında orijinal Bond’ların yerini doldurmaktan galiba çok uzak kalmışlardı.

Geçtiğimiz günlerde bir Bond daha, hem de en fiyakalı ve yıllardır yapılmamış bir şekilde okurlarla buluştu. James Bond’un yaratıcısı Ian Fleming’in doğumunun 100. yılı olan 28 Mayıs 2008 tarihinde son derece kapsamlı bir etkinlikler dizisi gerçekleştirmek isteyen Ian Fleming Publications, yepyeni bir James Bond romanı, Afyon Çiçeği'ni (Devil May Care) 40’tan fazla ülkede aynı anda piyasaya sürüldü.

Kitap, Fleming Bond’larını yeniden basmaktan, orijinal kapak tasarımlarını sergilemeye ya da bu illüstrasyonlardan posterler ve çeşitli hediyelik ve hatıralık eşyalarla, hatıra pulları ve koleksiyon malzemeleri üretmeye, Genç Bond adını taşıyan bir çizgi roman serisini başlatmaktan, edebiyat toplantıları ve seminerlere uzanan bir bütünün parçası olarak tasarlanmıştı.

Afyon Çiçeği Ian Fleming Publications tarafından özellikle seçilmiş ve görevlendirilmiş olduğu için mahlas kullanmaya ya da kendini herhangi bir şekilde gizlemeye ihtiyaç duymayan, hatta kitabı büyük bir keyifle yazacağını bir yıl kadar önce yayınevinin düzenlediği lansman etkinliklerinde ilan eden popüler İngiliz yazar Sebastian Faulks tarafından kaleme aldı.

1953 doğumlu Sebastian Faulks, Independent gazetesinde altı yıl edebiyat editörlüğü yaptıktan sonra 1992 yılında The Guardian’da başladığı köşe yazarlığını 1997–1999 arasında The Evening Standart’ta sürdürdü, daha sonra BBC için “Churchill’s Secret Army” adlı bir belgesel dizi hazırladı ve sundu. Afyon Çiçeği’ne dek sekiz roman ve bazı biyografi çalışmaları ve denemelerini topladığı kitapları yayınlandı. Türkçede Kuşların Şarkısı (Birdsong, 1993) adlı bir romanı daha yayınlanmış olan Faulks yalnızca bu romanıyla dünya çapında üç milyonu aşkın bir satış rakamı yakaladı. 1995 yılında Britanya Kitap Ödülleri tarafından Yılın Yazarı olarak onurlandırıldı, 1998’de James Tait Black Ödülü’nü aldı, 2002 yılında da Kraliyet CBE nişanına layık görüldü. Halen İngiliz radyo ve televizyonun edebiyat programlarının değişmez yüzlerinden biri; edebiyatın yanı sıra cinsellik, kadın-erkek ilişkileri, yeme-içme, doğa, nostalji konularında da bir çok gazete ve dergiye makaleler yazıyor. 2007 yılında yayınlanan romanı Engleby’ın yurt dışında yarattığı yankılar ise ne yazık ki bize kadar ulaşamadı henüz.

Ergenlik hayalinin taksi şoförlüğü olduğunu itiraf eden Faulks, on beş yaşında bir Orwell romanı okurken ailesinin erkek tarafının geleneğine aykırı olarak, hukukçu değil romancı olmaya karar vermiş. Yapıtlarında bir yandan sanatçı bir aileden gelen sanatsever ve sıkı okur annesinin kendisine kazandırdıklarının, diğer yandan ise hukukçu aile büyüklerinin savaş yılları ve askerlik anılarının etkisinin ağır bastığını hiç saklamıyor. İngiliz eleştirmenlere göre Faulks romanlarının temelini de ikilem, zaman zaman gönlün ikilemi, zaman zaman savaşın ikilemi oluşturuyor. Zaten Human Traces (2005) ve Engleby’dan sonra Bond’u yazması da eleştirmenlerce yazarın çok kişilikliliğin vurgulanmasına neden oldu.

10 Temmuz 2007’de verdiği bir röportajda, Faulks kendisine teklifte bulunulduğunda şaşırdığını ama gururunun da okşandığını anlatıyor: “ … Üç öğeyi diğerlerinden öne çıkardım: Fleming’in yalnız kahramanının çevresinde yarattığı tehlike hissi, oyuncu yazı üslubu ve hiç modası geçmeyecek olan hızlı, kendinden emin muhabir tarzı… Yüzde seksen oranında Fleming olan bir anahat geliştirdim… Taklitçiliğe kapılmaktan korktuğum için onu tamamıyla tekrar etmedim ama bölüm kurallarına ve cümle yapılarına harfi harfine uydum. Kitabımın Fleming’in kitaplarının yanında yer alması gerekiyordu ve bu romanlarda hikâye her şey demekti.”

Fleming’in Jamaica’da, Goldeneye’daki yazlığındaki yazma ritmini de takip etmiş Faulks: sabah bin kelime, sonra abc dalış, bir kokteyl, balkonda yemek, öğleden sonra bin kelime daha, sonra gene Martini ve kadınlar. Faulks bu listeden kokteylleri, öğle yemeğini ve dalışı çıkarmış tabii Londra’daki stüdyosunda ancak bu, romanı Fleming’in reçetesine uygun olarak altı haftada tamamlamasına engel olmamış. Bond bu kez 1963’ün soğuk savaş ortamında, bir hafta bile evli kalamadığı karısının öldürülmesinden sonra Servis tarafından zorunlu hava değişimi iznine yollanmıştır, emeklilik planları bile yapmaktadır. Ne var ki kısa süre sonra M’in emriyle, Paris’ten Hazar Denizi’ne uzanan bir coğrafyada uyuşturucu kaçakçılarının peşine düşer.

Afyon Çiçeği’nin Kural İhlali adlı bölümde, bu başarılı yazarın bir tenis kulübünde oynanan basit bir maçı dahi ne kadar heyecanlı bir entrika haline getirebildiğini görmek okuyucuya keyif veriyor (s. 71–86). Meraklısı için not: Faulks, avukat ve Kraliyet Danışmanı kardeşi Edward ile düzenli olarak tenis oynamayı asla ihmal etmiyor.

Kitabın İngiltere’deki yayıncısı Penguin’in, Bentley ile geliştirdiği ve yalnızca 300 adet basılan ve tüm dünyada ortalama bin dolardan alıcı bularak hemen tükeniveren muhteşem edisyonuna ise şimdilik sadece yutkunarak bakabiliyoruz. (bkz. yukarıdaki resim...)

18 Mayıs 2008 Pazar

Peki, Stephen King'in gerçek adı nedir?..



Çocukluk yılları tamamıyla bir muamma olan New York doğumlu Richard Bachman, gençliğinde bir süre sahil koruma hizmetlerinde çalıştıktan sonra yıllarca ticaret gemilerinde denizcilik yaptı. On beş yıl sonra denizci hayatını terk ederek eşi Claudia Inez’le New Hampshire kırlarında bir mandıra satın aldı. Oğullarını altı yaşında, son derece King’vari bir kazada kaybettikten sonra başka çocuk yapmadılar. Kronik uykusuzluktan mustarip Bachman, akşamları çiftlikte el ayak çekilince, Olivetti’sinin yanında her daim viski bardağıyla, hepsi birbirinden sürükleyici beş roman yazdı. Ta ki 1985 sonlarında şizonomi adında bir kanser türünün pençesinde ansızın hayata veda edene dek. Bachman ardında her biri bir kült haline gelmiş romanlarına tutkuyla bağlı bir hayran kitlesi ve kederli dul eşi Claudia Inez’i bıraktı. Ölümünden sonra romanlarının bazıları filme çekildi, eserlerinden televizyon dizileri yapıldı.

Bachman’ın ölümünden dokuz yıl sonra yeni bir eve taşınmaya karar veren Claudia Inez, toplanırken mukavva bir kutunun içinde çoğu elle yazılmış, onlarca tamamlanmamış öykü ve roman buldu. Buldukları arasında en kolay toparlanabilecek olan Düzenleyiciler başlıklı bir roman gibi görünüyordu. Bachman’ın editörü Charles Verrill, romanın yazarın ilk dönem eserlerindeki tarzda, ama onlardan daha iyi yazılmış olduğunu doğruladı. İki yıllık bir çalışma sonucunda roman Dutton yayınevi tarafından okurların beğenisine sunuldu ve çok tutuldu. Kutudaki diğer taslakların akıbeti ise henüz bilinmiyor.

Ölümünden bir yıl kadar önce, 1984 yılında Bachman’ın Thinner (Falcı, İnkılâp Kitabevi) romanının deneme baskısını okuyan Steve Brown adında bir kitapçı, kendi ifadesiyle “yazarın ya Stephen King’in ta kendisi ya da dünyanın en iyi taklitçisi olduğunu” düşündü. İçindeki tuhaf dürtüye ses vererek, telif belgelerinde bir ipucu bulabileceği ümidiyle Washington DC Meclis Kütüphanesi’nin yolunu tuttu. Bachman’ın menajerinin King’inkiyle aynı olması yalnızca tesadüf olamaz, dedi. İlk romanın kayıt tarihinin, kütüphane kayıtlarının yeniden yapılandırılmasından önce olduğu dikkatini çekti. Israr ederek arşivcinin bu kaydın dosyasını getirmesini sağladı. Gelen dosyanın bir kopyasını aldı ve derdini anlatan bir mektupla birlikte bir zarfa koyarak menajeri eliyle King’e yolladı. Mektubuna bir cevap geleceğini hiç ümit etmiyordu. İki hafta sonra çalıştığı kitapevinde adı anons edildiğinde irkildi. Merakla ahizeyi kaldırdı ve sese kulak verdi: “Steve Brown siz misiniz? Ben Steve King. Tamam, Bachman olduğumu biliyorsunuz. Ben de Bachman olduğumu biliyorum. Nasıl halledeceğiz bu meseleyi? Konuşalım.” Brown’ın gözleri karardı… Mektubunda ne çalıştığı kitapevinin adını, ne de kendisine ulaşılabilecek bir telefon numarası vermişti…

Bu öykünün geri kalanını Brown’un kaleminden okumak isteyenler, King’le bu ilk görüşmesini izleyen üç gece boyunca telefonda yaptığı röportajı toparladığı yazısını, Kingdom of Fear: The World of Stephen King kitabında bulabilirler. Tabii önce, 1996 yılında ikisi de eski sahaf olan editör-yayıncılar Chuck Miller ve Tim Underwood’un, Clive Barker’dan Harlan Ellison’a ve Robert Bloch’a dek birçok yazarın King hakkında denemelerini bir araya getirdikleri bu kitabı bulmak kaydıyla. Neyse ki modern yaşamın zaman zaman bizi modern olduğuna sevindiren nimetlerinden www.alibris.com diye bir şey var.

Ben ise hikâyenin geri kalanı için Stephen King’e kulak vermeyi tercih ediyorum: “… Bachman asla kısa süreli bir mahlas olarak yaratılmamıştı; uzun soluklu bir yaşamı olması gerekiyordu ve adım onunkiyle ilişkilendirilip açığa çıktığında şaşırdım ve kızdım… Daha iyisini yapabilirdim. Muhtemelen Richard Bachman’la ilgili olarak söyleyebileceğim en iyi şey gerçeğe dönüşmüş olması. Tamamen değil tabii… Bir de şu açıdan bakın: Bachman varlığımın vampir yanıydı, açığı çıktığında günışığı onu öldürdü...”

Stephen Edwin King ilk eserlerini verdiği yıllarda Amerikalı yayıncılar saygın bir yazarın yılda en fazla bir roman yayınlaması gerektiğini, okuyucun daha fazlasını kaldıramayacağını düşünüyorlardı. Her gün düzenli olarak tam beş bin kelime üreten King, yayıncısını her yıl ikinci bir eserini başka bir adla piyasaya sürmeye ikna etti. Bu mahlas onun için bir yandan daha karanlık, daha şiddetli, daha kanlı eserlerini diğerlerinden ayırmasına yarayacak bir maske işlevi görecek, diğer yandan bir yazarın eserlerini yeteneğin mi yoksa şansın mı sattırdığını anlamasına yardımcı olacaktı. Richard adını suç romanları yazarı Donald E. Westlake’in yıllarca kullandığı mahlas Richard Stark’tan ödünç almıştı. Bachman’ı ise 70’li yıllarda fırtına gibi esen Kanadalı rock grubu Bachman-Turner Overdrive’dan (You Ain’t Seen Nothing Yet vs.).

Bachman’ı öldürmesinden on bir yıl sonra gene Bachman adıyla Düzenleyiciler’i 1996 yılında yayınlayan King, aynı günlerde kendi adıyla Yaratık’ı da (İnkılâp Kitabevi, orj. Desperation) yayınlamıştı. King tutkunları her iki romanı da alıp yan yana koyduklarında ilginç bir şey fark ettiler. Kitapların kapakları aynı elden çıkmıştı. Üstelik kapakların, Düzenleyiciler’in geçtiği Poplar sokağının huzurlu ortamından başlayarak sokağın huzurunu bozan felaketler ile devam eden, daha sonra Yaratık’ın geçtiği Desperation adlı hayalet kasabasının kasvetli manzarasıyla ve leşçil hayvanlarla son bulan, Bosch’vari tek bir resmin ikiye bölünmesiyle oluşturulduğu açıkça görülüyordu…

Kitaplar arasındaki ortaklıklar kapakla da sınırlı kalmıyordu. Okurların karşısına Düzenleyiciler’in henüz ilk bölümlerinde Yaratık’da da varolan polis Entragian karakteri çıkıyor, birkaç bölüm sonra Düzenleyiciler’de olayların düğüm noktasında var olan karakterin başına Yaratık’ın Desperation kasabasında gelen tuhaf olaylardan bahsediliyordu. Romanların birinde ailelerden birinin çocuğu olarak varolan karakterler diğerinde ailenin annesi ya da babası oluyor, devamlı olarak olayların içinde olan karakterlerden biri ilk romanda yaşamaya devam ederken diğerinde korkunç bir şekilde can veriyor, bir diğer karakter ise iki romanda da hayatta kalmayı başarıyordu.
Her iki romanda anlatılan hikâyelerin paralel evrenlerde yer aldıkları için kesiştiği ya da her iki romanda da kötülüğün kaynağı olan ve artık üçüncü bir paralel evrenden geldiği genel kabul görmüş Tak adlı varlığın, hapis kaldığı diğer evrenleri ele geçirme çabasının anlatıldığı gibi, on iki yıldır tekrarlanan yorumları bir kenara bırakırsak, söz konusu iki roman, yazarın mahlas kullanmasının bazı durumlarda ne kadar gerekli ve isabetli olabileceğine iyi bir örnek. Günümüzde artık bu tarz oyunlar Lost örneğinde olduğu gibi, internet forumlarında tüm dünyadan meraklılar tarafından imece yöntemiyle hızla çözüldüğünden olsa gerek, her iki roman da şimdi birbirinden tamamen farklı kapaklarla ve Stephen King’in imzasıyla basılıyorlar.

Düzenleyiciler’in bu baskısındaki okuru sık sık romandan çıkmaya zorlayan, örneğin: “… o küçük çocuk dapnun gibi… Otistik bir çocukui ama…” (s. 91); “O zavallı kızı orada övkcene bırakamazdı.” (s.95); “… kızın saçlarım çekip…”(s. 98) ya da “… Johnny’nin tanı kulağının dibinde patlamıştı.” (s. 99) gibi tarayıcı Türkçesi’yle soslanmış cümlelere karşın, Düzenleyiciler ve Yaratık Stephen King’in okura oynadığı bir diğer incelikli oyunun, ona özgü bir bulmacanın çözmesi son derece keyifli iki parçası. Alıntılarda yer alan tuhaf kelimeler de bu yazının basit enigması olsun, yazarının elinden daha iyisi gelmeyeceğine göre.

Bir de kendime soru: Peki, Steven Pressfield adlı, Trinidad doğumlu Amerikalı bir yazar olabilir mi yahu?

Düzenleyiciler – Stephen King
İnkılâp Kitabevi

Yeniden düzenlenmiş baskı, Nisan 2008
(Bu yazım Vatan Kitap Dergisi'nin 15 Mayıs 2008 sayısında yayınlandı)

15 Mayıs 2008 Perşembe

Bir gece treni...



En iyi romancıların geçmişten geleceğine inananlar vardır. Kendi zamanının diliyle konuşmamış, bir gelecek zamanın hikâyelerini anlatmış olanları bekleyen bir okur cemaatinin mensuplarıdır bunlar. Bekledikleri gizlice, neredeyse utanarak, ya da bir ayin yapar gibi, şizofrenik bir saplantıyla yazanlardır. Yazdıkları yıllar sonra keşfedilen, kılıktan kılığa giren birer gölgeden ibaret anlatıcılar. Saklı kalmış bir hazineyi yuvasından çıkarmanın hazzını yaşatan, sırf bu zevkin uğruna daha ne söyledikleri bilinmeden, umursanmadan istenen, aranan yazarlar.

Bu yazarlar geçmişten gelmelerinin yanı sıra klişelerden de uzak olmalıdır. Edebiyatta klişeyle neyin kastedildiği epey muğlak olsa da “geçmişten gelen yazardan” duyulmamış, yeni, şaşırtıcı bir şey söylemesi istenir, hatta aksi takdirde âdeta bir keşif yapmış olma duygusunu da yaşatamayacaklardır. Ve eğer şimdiki zamanda böyle birileri varsa, onların da kaderi gelecekte, geçmişten gelen bir yazar olarak keşfedilmektir.

Ve bazen edebiyat bu kurguyu darmadağın eder. Yazarınız hem sizin çağınızdan, belki başka bir dilden gelir, hem de o güne dek binlerce kez yazılmış temaları, açıkçası klişeleri art arda sıralar. Ve gene de sizin yazarınız olur, kendinizi kurtaramadığınız bir kitap yazmış olur, çünkü kelimelere edebiyattan beklediğiniz o müphem, oynak hasleti yüklemeyi bilmiştir. Parlak bir şey söylememiştir, gökyüzünün altında o güne dek yazılmışların dışına çıkmış değildir, fakat bilinenleri sizinle ilgili bir yerinden yakalamış, klişelerin rahatlatıcı, bildik akışına sizin pencerenizden bir bakış katmıştır, ve bilmeden yapmıştır bunu. Geçen ay Merkez Kitaplar’dan çıkan Pascal Mercier’nin Lizbon’a Gece Treni benim için böyle oldu.

Doğrusu kitap ilk bakışta şüphe uyandıracak bir bildik hikâyeler bombardımanıyla başlıyordu: Kendine dümdüz, sürprizsiz bir hayat kurmuşken bir anda, karşılaştığı gizemli bir kadından dolayı bir gecede hayatını değiştiren bir adam, bir tren yolculuğu, peşine düştüğü gizemli, geçmişten gelen bir yazar, sahaflar, büyüsüne kapıldığı bir kent… Bir “gizemli kent romanı” daha yani. Yalan değil, romanda bunların hepsi var, fakat bilinen bir yoldan tekrar geçtiğim hissini vermedi, hem de hiç. Belki dilinden dolayı. Belki yazar bilinen bir hikâyeyi özgün bir sesle anlatma becerisini gösterdiği için. Belki Lizbon’dan bahsettiği için. Belki yazar, şizofren gibi bölünerek farklı üsluplarla metinler yazabildiği için. Belki roman meraklı okura göz kırpan ufak tefek tuzaklar barındırdığı, olmayan kitaplar üzerine hikâyeler kurduğu için. Belki sürekli kabuk değiştirdiği, “tamam, bu artık böyle gider” dendiği anda bir gerilim romanından, kahramanın insan doğası üzerine düşündüğü, acıtıcı bir metne dönüştüğü için. Her ne olursa olsun, nihayetinde benim için 2007’nin son demlerinde yılın keşfi oldu Lizbon’a Gece Treni. İlknur Özdemir’in gürül gürül akan çevirisinin de mutlaka bu keşifte büyük etkisi oldu.

Konuyu iki satırda özetlemek Lizbon’a Gece Treni’nin lezzetini ne kadar aktarabilir, şüpheliyim, fakat üstün körü de olsa başkahramanla tanışmak belki bir fikir verebilir: Kahramanımız bir lisede eski diller öğretmenliği yapan 57 yaşındaki Raimund Gregorius’tur. Alelade bir öğretmen gününün yağmurlu gecesinde bir köprünün korkuluklarından aşağıya sarkan bir Portekizli kadına rastlar. Adeta bir haberci melek gibi çizilen bu kadından duyduğu tek bir kelime hayatını değiştirecektir: “Anadiliniz nedir?” sorusuna cevap olarak gelen “Português”. Diller Raimund Gregorius için hayatın akışını belirleyen varlıklardır, ve böyle bir öğretmen için zaten yeni bir hayatın kapısını yeni bir dilden başka bir şeyin açması beklenemez. Gregorius Portekizce’nin açtığı kapıdan önce yaşadığı Bern şehrinde, sahafların raflarında bekleyen kitaplara, daha doğrusu Portekizli Amadeu Inacio de Almeida Prado’nun bir kitabına, ismi kulağı okşayan “Um Ourives das Palavras”a –Sözlerin Kuyumcusu’na ulaşır; o günden itibaren hayatındaki hiçbir şey eskisi gibi kalmayacaktır.

Gregorius gecelerden birinde boşandığı eşinin, aslında yıllardır değişmeyen hayatının birer uzvu olan öğrencilerinin, hep aynı sokaklarından geçtiği şehrinin anılarını kısa tereddütlerle terk ederek Lizbon’a kalkan ilk trene atlar. Elinde dillere olan yeteneğine ve ölü dillerdeki tecrübesine dayanarak, yeni yeni öğrenmeye başladığı Portekizce’den çözmeye çalıştığı Amadeu de Prado’nun kitabı vardır; aklında ise yakın bir arkadaşı kadar iyi tanıdığı Marcus Aurelius’un sözleri: “Zor kullan bakalım, kendine zor kullan, şiddet uygula ruhum; ama daha sonra kendini saymaya, saygı göstermeye zaman bulamayacaksın. Çünkü insanın bir tane hayatı vardır, bir tek hayatı. Ama senin için bu hayat neredeyse bitmiştir, o hayatı yaşarken kendine hiç dikkat etmedin, başkalarının mutluluğunu kendi mutluluğun saydın… Oysa kendi ruhlarındaki hareketleri dikkatle izlemeyenler mutlaka mutsuz olurlar.” Prado’nun metninin onu nereye götüreceği belli değildir, fakat Gregorius’un çıktığı bu tuhaf, ucu açık yolculukta onun derinliğinden başka sığınacağı bir yer yoktur. Ama en önemlisi Prado’nun Portekizce’yle olan ilişkisidir: Portekizce Gregorius’a sunulmuş yeni bir ülke, yeni bir hayattır: “Keşke bütün o yıpranmış kelimeleri, alışkanlıkla söylenen yavan kelimeleri içimden üfürüp alsa, ben de hep aynı olan lafların pisliğinden ruhum arınmış olarak geri dönebilsem. … Dil yeniden icat edilemez. O zaman benim istediğim ne? Belki şudur: Portekizce kelimeleri yeniden dizmek istiyorum.”

Gregorius solgun güzelliğiyle, loş ışığıyla onu afallatan Lizbon’un sahaflarında Luis Vas de Camoes’le, Eça de Queiros’la ve en önemlisi, kitabın satır aralarında varlığını hep hissedeceğimiz Pessoa’yla tanışır. Asıl amacı de Prado’nun kim olduğunu keşfetmektir. Onunla ilgili ilk somut bilgi bir vakitler Pessoa’nın gömülmüş olduğu Prazeres Mezarlığı’ndan gelir. Belki aslında bir 19. yüzyıl insanı olan Gregorius, 19. yüzyılın havasını en çok taşıyan Avrupa başkenti olan Lizbon’da de Prado’nun nezdinde diktatör Salazar’a karşı bir direnişin, ama aynı zamanda kendi kabuklaşmış duygularının izini sürer: “İnsanın kendini en iyi bir başkasının üzerinden tanıması mümkün müdür?”

Lizbon’a Gece Treni’nin yazarı, asıl adı Peter Bieri olan Pascal Mercier aslında bir felsefe profesörü. Roman, Gregorius gibi onun da “asli olana doğru” gitmeye duyduğu ihtiyacın bir ürünü: “Gece Treni’ne binip hayal âlemine doğru yola çıktım anlayacağınız… Kendimi buldum, böylece hayale doğru yolculuğuma gene başlamış oldum. Felsefeye başladığımda amacım zaten buydu ve artık amacıma dönmem gerekiyordu. Gençliğimde İsviçre’de öğrenciyken çok sinemaya giderdim. Bazen günde iki-üç filme. Siyah-beyaz Fransız sineması, Melville filmleri, Gabin, Ventura, Signoret’li. Hepsini izledim. Sinematografik boyut, hayal âlemi kendimi evimde hissettiğim yerdi. Üniversite ise analitik ortam, derin düşünce ortamı ve kendinizi çok kaptırdığınızda hayal etme yeteneğinizi kaybediveriyorsunuz. (…) Bu aksiyonu az bir gerilim romanı bir anlamda. Kundera’nın ‘Roman bir konu üzerine şiirsel meditasyondur’ tarifi hep aklımda. Ve ayrıca bir romanda konu, kişiler ya da aksiyon kadar önemli başka bir şey daha vardır: ton. Metnin tonu onun melodisini, ritmini, müziğini meydana getirir. Konu bunlar sayesinde şekil bulur ve aktarılacak hale gelir. Şiirin klasik tanımı da bu değil midir? Aslında bu roman bir füg (fugue) gibi inşa edildi ve benim için daha çok bir Bach fügü bu. Hep kitabın ardındaki müziğin hangisi olduğunu kendine sorması gerekir okuyucunun. Bu romanın tonunda kutsallık var, çünkü Amadeu inancını yitirmiş olmasına karşın hayatın önemli olgularını dindar bir adam gibi algılıyor. Bozulmaması gereken kutsal şeylerin var olduğu hissi derinlerinde yer etmiş.”

KİTAPTAN:
Pascal Mercier’nin şair “kahramanı” Amadeu de Prado yaşamının sonlarında yazdığı “Yol almakta olan bir trende oturur gibiyim kendi içimde,” başlıklı bir mektupta yolculuk metaforu üzerine düşünüyor: “Gönüllü olarak binmedim, seçme hakkım yoktu, nereye gittiğimi bilmiyordum. Çok çok eskiden bir gün kompartımanımda uyandım ve tekerleklerin döndüğünü hissettim. Heyecanlıydı, tekerleklerin tıkırtısını dinledim, başımı esen rüzgâra verdim, yanımdan geçen şeylerin hızının tadını çıkardım… Rayları ve yönü değiştiremem. Hızı ben belirlemiyorum. Lokomotifi görmüyorum, onu kimin kullandığını ve makinistin güvenilir görünüp görünmediğini bilemem… Koridordan geçenleri görüp şöyle düşünüyorum. Belki onların kompartımanlarında durum benimkinden çok farklıdır. Ama oralara gidip bakamam, daha önce hiç görmediğim, bundan sonra da görmeyeceğim bir kondüktör kompartımanımın kapısını kilitleyip sürgülemiş. Pencereyi açıyorum, iyice dışarı sarkıyorum ve başkalarının da aynı şeyi yaptığını görüyorum…” (s. 357)
.
Saadet Özen
.
(Saadet Özen'in bu yazısı geçtiğimiz aylarda Vatan Kitap Dergisi'nde yayınlandı. Yako Igual'in aynı kitap hakkındaki denemesiyle aynı sayfada yayınlanmasının nedeni, hayatı paylaşmayı tercih etmiş iki insanın aynı şeylerden keyif aldığı, ilgi ve etkileşim alanları benzer olduğu ve aynı kaynaklardan beslendikleri halde algılama ve üretim aşamalarında ve tarzlarında sahip oldukları farkları sergilemek...)

14 Mayıs 2008 Çarşamba

Georges Simenon’un Tren adlı bir romanı ne yazık ki yoktur!

ya da,
Lizbon’a Gece Treni





Yazımızın “kahramanı” tren tutkunu felsefeci Peter Bieri, Bern banliyösünden bir küçük burjuva ailesinin oğlu olarak açtı hayata gözlerini. İsviçre saati gibi tıkır tıkır işleyen düzenli bir çevrede geçti çocukluğu. Okulda yalnızca Latince, Yunanca ve İbranice değil Sanskritçe de öğrenmekle kalmadı, Tibet mistisizmi derslerine de girdi. Londra ve Heidelberg üniversitelerinde felsefe, İngiliz Dili ve Hint Kültürü okudu. Mezuniyetinden sonra Heidelberg üniversitesi felsefe bölümünde asistan olarak kalmayı tercih ederek felsefe psikolojisi, bilinç teorisi ve ahlak felsefesi üzerine çalışmalar yaptı. Berkeley ve Harvard üniversitelerinde, 1993 yılından itibaren de Berlin Hür Üniversitesi’nde dersler vermiş ve felsefe üzerine yazdı. Kendi adıyla imzaladığı felsefe kitaplarından sonra, “Perlmanns Schweigen” adlı ilk romanını 1995 yılında Pascal Mercier mahlasıyla yayımladı.
İlk romanı ve onu izleyen 1998 tarihli “Der Klavierstimmer”, edebiyat çevrelerinde Max Frisch ve Thomas Mann’ın en önemli eserleriyle eşdeğer tutuldu.

Mahlasını seçerken kendisi için zarafetin simgesi olan “Romande” İsviçre’nin (ülkenin Fransızca konuşulan bölümü) önemli simgelerinden biri olan meşhur saatçi “Baume&Mercier”den esinlenmiş Bieri. Ona göre mütevazı bir admış Mercier, oldu olası hoşuna gidermiş zaten.

Mercier üçüncü romanı olan Lizbon’a Gece Treni İsviçre’de 2004’te yayınladı ve Fransızcaya çevrilen ilk romanı oldu. Fransa’da Prix des Librairies Initiales 2006 Yabancı Edebiyat Ödülü’nü aldı, Femina Ödülü’ne de aday gösterilen roman bu yılın son döneminde Türkçe’ye kazandırılan en önemli eserlerden biri hiç kuşkusuz.

Pascal Mercier’nin şair “kahramanı” Amadeu de Prado yaşamının sonlarında yazdığı “Yol almakta olan bir trende oturur gibiyim kendi içimde.” başlıklı bir mektupta yolculuk metaforunu işliyor. “Gönüllü olarak binmedim, seçme hakkım yoktu, nereye gittiğimi bilmiyordum. Çok çok eskiden bir gün kompartımanımda uyandım ve tekerleklerin döndüğünü hissettim. Heyecanlıydı, tekerleklerin tıkırtısını dinledim, başımı esen rüzgâra verdim, yanımdan geçen şeylerin hızının tadını çıkardım…” “… Rayları ve (yolculuk ettiğim) yönü değiştiremem. Hızı ben belirlemiyorum. Lokomotifi görmüyorum, onu kimin kullandığını ve makinistin güvenilir görünüp görünmediğini bilemem…” “… Koridordan geçenleri görüp şöyle düşünüyorum. Belki onların kompartımanlarında durum benimkinden çok farklıdır. Ama oralara gidip bakamam, daha önce hiç görmediğim, bundan sonra da görmeyeceğim bir kondüktör kompartımanımın kapısını kilitleyip sürgülemiş. Pencereyi açıyorum, iyice dışarı sarkıyorum ve başkalarının da aynı şeyi yaptığını görüyorum…” (s. 357)

Romanın lisede eski diller öğretmenliği yapan 57 yaşındaki “anti-kahramanı” Raimund Gregorius ise alelade bir öğretmen gününün yağmurlu gecesinde bir köprünün korkuluklarından aşağıya sarkan bir Portekizli kadına rastlıyor. Gözüne haberci melek gibi görünen bu gizemli kadından bilmediği bir dilde dinledikleri arasında duyduğu tek bir kelimenin büyülü melodisi: “- Portugues… ” ve sonrasında bir sahafın tozlu raflarında Portekizli şair Amadeu de Prado’nun, adı kulağı okşayan “Um Ourives das Palavras” (Sözlerin Kuyumcusu) kitabını keşfetmesi içindeki delice itkiyi tetikliyor. Ve o günden itibaren hayatında her şey değişecek olan Gregorius, Lizbon’a kalkan ilk trene atlayıp tekdüze hayatını bir daha geri dönmemek üzere terk ediyor. Lizbon’un güzelliği karşısında afallayan Gregorius, de Prado’nun gerçekte kim olduğunu araştırmaya başlıyor. Araştırması sırasında diktatör Salazar’ın ateşli muhaliflerinden olan bu şair doktorun tanıdıklarıyla, ama en çok da onun etkileyici kişiliğinden etkilenen kadınlarla karşılaşıyor.

Bu araştırması, kendi duygu ve düşüncelerine döndürüyor Gregorius’u sonunda. Yaşamı boyunca yaptığı seçimleri değerlendirdiği içsel bir yolculuğa çıkıyor.

Pessoa metinleriyle derin paralellikler taşıyan de Prado metinleri, kendini aslında XIX. yüzyılda daha rahat hissedecek olan Gregorius’a, XIX. yüzyıl havasını en çok taşıyan Avrupa başkenti Lizbon’da, dikta karşıtı bir direnişin izini sürdürüyor.

Sıra dışı bir yoğunluk ve derinlikteki Lizbon’a Gece Treni, sayfalar ilerledikçe okuru romanın zenginliğinin tadına daha iyi varabilmek için yavaşlamaya zorunlu kılıyor. Dedektiflere taş çıkartan lise öğretmeni Gregorius’un öyküsünde gerilim romanı havası yerini bir süre sonra insan doğası ve düşüncenin ikilemine doğru içsel bir yolculuğun rahatlatıcı etkisine bırakıyor.

Librairies Initiales 2006 Ödülü’nü alması nedeniyle yapılan bir röportajda felsefeci Peter Bieri ya da nam-ı diğer Pascal Mercier, edebiyata geçişini akademik hayatın kendisini artık tatmin etmemesine bağlıyor. Sınırları belirli çerçeveler, teknik dil kullanma zorunluluğu ve özellikle de felsefenin öznesinin bir jargon duvarının ardında sıkışıp kalması ona doğruyu kaybettiğini ya da felsefenin aslını yitirdiğini düşündürmeye başlayınca “gerçeğe doğru” bir yolculuğa çıkması vaktinin gerektiğini anlamış.

“Gece Treni’ne binip hayal âlemine doğru yola çıktım anlayacağınız…”, diyor kendi ifadesiyle. “Kendimi buldum, böylece hayale doğru yolculuğuma yeni baştan başlamış oldum. Felsefeye başladığımda amacım zaten buydu ve artık amacıma dönmem gerekiyordu. Gençliğimde İsviçre’de öğrenciyken çok sinemaya giderdim. Bazen günde iki-üç filme. Siyah-beyaz Fransız sineması, Melville filmleri, Gabin, Ventura, Signoret’li. Hepsini izledim. Sinematografik boyut, hayal âlemi benim kendimi evimde hissettiğim yerdi. Üniversite ise analitik ortam, derin düşünce ortamı ve kendinizi çok kaptırdığınızda hayal etme yeteneğinizi kaybediveriyorsunuz… Bu aksiyonu az bir gerilim bir anlamda. Kundera’nın “Roman bir konu üzerine şiirsel meditasyondur” tanımlamasını hep aklımda. Ve ayrıca bir romanda konu, kişiler ya da aksiyon kadar önemli başka bir şey daha vardır: ton. Metnin tonu onun melodisini, ritmini, müziğini meydana getirir. Konu bunlar sayesinde şekil bulur ve aktarılacak hale gelir. Şiirin klasik tanımı da bu değil midir? Aslında bu roman bir füg (fugue) gibi inşa edildi ve benim için daha çok bir Bach fügü bu. Hep kitabın ardındaki müziğin hangisi olduğunu kendine sorması gerekir okuyucunun. Bu romanın tonu ise mukaddesin tonu, çünkü Amadeu inancını yitirmiş olmasına karşın hayatın önemli olgularını dindar bir adammış gibi algılıyor. Bozulmaması gereken kutsal şeylerin var olduğu hissi ruhunun derinlerinde kuvvetle yer etmiş.”

Hep aynı bestecilerin hep aynı eserlerini, hep aynı üslup ve zarafetle çalmak zorunluluğu yüzünden kendini klasik müzikten uzaklaştırmış birçok virtüozu barındırır jazz ve rock dünyası. Aynı nedenle Peter Bieri Lizbon’a Gece Treni’ni, çok iyi kullandığından emin olduğu sözcükleri kendi istediği tarzda dizmesine aracılık yapan “gönlünün yazar kahramanı” Pascal Mercier’ye yazdırmış. Mercier yazarlığını bir değil birçok farklı üslupta konuşturarak, deyim yerindeyse döktürmüş. Bazı eleştirmenlerin şizofrenik diye nitelendirdiği bu yazarlık bölünmesini bir müzisyenin farklı tarzlarda çalmaya olanak veren ustalığının edebiyattaki eşdeğeri olarak yorumlamak olası. Üstelik bu ustalığın ve tarzlar arası yolculuğun okuyucuya da en az yazara olduğu kadar keyif verdiğini göz ardı etmemek gerek. Yazar bir yerde Simenon Usta’ya da saygı göstermeyi unutmamış, “Yazsaydı ne güzel yazardı kim bilir?” diyerek, “Tren” adında hayali bir roman yazdırıp ustaya, üstüne bir de romana atıfta bulunmuş. Usta çevirmen İlknur Özdemir de bu farklı üslupları Türkçe’ye çevirirken yazarın kaygılarını ve yoğun keyfini paylaşmış olsa gerek ki, romanın sayfalarından gerçek ya da hayali yazarların benzemez tarzlarının oluşturduğu bütünlüğünü izlemekten kaynaklanan kalıcı, koyu kahve ya da single maltımsı - ya da hadi hep birlikte iyice dibe dalıp kum çıkaralım- Miles Davis’imsi buram buram bir keyif bulaşıyor okuyucuya.

Lizbon’a Gece Treni
Pascal Mercier,
2007, Merkez Kitapçılık
420 s.,

29 Nisan 2008 Salı

Hiç bitmesin dedirten koca cilt: Çapa!


Üç dört yıl önceydi, hiç olmayacak bir gazete bayisinde STRIP adlı bir derginin kapağı ilişti gözüme. Strip deyince insanın aklı nerelere kayıyor tabii, ancak daha dikkatli bakınca çizgi-roman dergisi olduğunu anladım. O sıralar gene zor bulunan bir de Serüven dergisi vardı yayında. Almazsam olmaz deyip aldım tabii Strip’i. Yabancı çizerlerin çizgi dizilerinin arasında adının Çapa Çizgiroman Grubu olduğunu yeni yeni öğrendiğim bir ekibin iki uzun macerası Pırılkız ve İman Limited’i tanımak büyük sürpriz olmuştu o zaman. Tamamıyla DC ya da Marvel Comics tarzı Amerikan soslu çizgiler ve estetik anlayışının bu denli iyi sergilendiği yerli işler bu kalitede dergilerde pek yayınlanmıyordu. Okul çağlarını çoktan geçmiş, kırtasiyecilerle ya da Akmar pasajı vesairelerle ilişkisi mazide kalmış, fanzinlere tembellik nedeniyle kolayca ulaşamayan bendeniz için prozin tadındaki bu dergi çoktan yokolmuş dergilerin, hadi çok geçti üstünden Doğan Kardeş demeyelim de, örneğin bir Joker’in boşluğunu dolduracaktı. Ama aynı tarz dergilerin başına gelen Strip’in de başına gelir miydi acaba? Takdir edersiniz her aybaşı aynı bayiye korka korka gittim, taa ki “Abi o dergi kapandı herhalde bence…” haberini alana dek. 2006 yılı Nisan ayıydı. Kapanmıştı…


Pırılkız ve İman limited’in yaratıcıları Mahmut Asrar ve Yıldıray Çınar’ın kâğıda basılı çizgileriyle son olarak geçenlerde karşılaştım. Yıllardır çizgiroman yayıncılığında direnen ender yayınevlerinden ve aynı zamanda İstanbul’un müstesna kitapevlerinden Arka Bahçe Yayıncılık’ın bastığı 400 sayfalık koca Çapa cildinde. Çapa, çizgiroman tutkunlarının korkusuzca okuyabilecekleri ağırlıkta her şeyden önce. Küçük çizgiroman dergisi sayılarına ya da yüz sayfa civarındaki ciltlere benzemiyor, yani hemen bitivermesi mümkün değil. Küçükken çizgiroman ciltleri bitmesin diye yavaş yavaş okuyanlar beni daha iyi anlayacaktır. Güzel, renkli karton kapağı ve bembeyaz güzel kağıdıyla sizi baştan çıkarmaması imkansız.

Ama içeriği baskı kalitesinden de önemli bence. Mahmud Asrar’ın “Vaşak” hikayesiyle açılıyor Çapa. “Erzurum, 1989” kutusuyla açılan, çizgiroman estetiğinin sinemaya, sinema estetiğinin çizgiromana kazandırdıkları üstüne, kurgu üstüne düşündürecek kadar iyi tasarlanmış bir yapıdaki öykü, DC ya da Marvel’dan okuduklarımızın Türkiye’de de, üstelik Türkiye hammadesiyle üretilebileceğine harikulade bir örnek.

Daha sonra Murat Başol’un “Pamuk Prenses ve –buraya dikkat- Yedi Ninjalar” öyküsü geliyor. Yedi Ninjalar’ın yedisi de bizden, her birini çevrenizde görmüşsünüzdür eminim. M. Başol’un hikayenin ortasında yeralan samimi itirafı ve çizgisindeki ani değişiklik bu koca cildin nasıl ortaya çıktığını hatırlatıyor okuyucuya: “Yıl 1999. Bu öykünün bundan sonrası deprem yüzünden çizilemedi. “Kopuş” devam etti ama asıl kopuş öyküde oldu. Seneler sonra sonu bile hatırlamadığım bu öyküyü… bitirmem… rica edildi. Zaten tutarsız bir stilde giden çizgim bu sayfayla birlikte ne olur bilemeyeceğim. Bu bir fanzin, istediğimi çizerim. Ama böyle bir zaman aralığını okuyucunun bilmesi gerekir diye düşünüyorum… Öyle ya da böyle bu öyküyü bitirmek bende, beynimde kapanmamış bir dosyanın kapatma duygusu sağladı. İşlem tamam ohh…”

Koca cildin hikâyesine geldi sıra: Çapa Çizgiroman Grubu 1996 yılında Ankara’da, çoğu Eskişehir Anadolu Üniversitesi çizgi film – animasyon bölümü öğrencilerinden oluşan bir grup yetenekli ama kendisini amatör saymayı tercih eden çizer tarafından kuruldu. Gençler tüm bu yıllar içinde ürettiler, ürettiklerini fotokopilerle kendileri çoğaltıp, katladılar, zımbaladılar, dağıttılar ve tüm bunları emeklerinin karşılığını alamayacaklarını bilerek yaptılar. “Kopuş” ve “Çapa Çizgiroman Grubu Sunar” adlı fanzin dergilerini bazen 50 – 100 bazen de 200 adet bastılar topu topu. Gerek Çapa’nın ilk sayfalarında, gerekse tanıtım yazılarında kendilerini bu yüzden “çok zeki değillerdir ama hepten hepten eblek de sayılmazlar, kafalarına estiğinde çizgiroman üretir ve gizli saklı yerlere bırakır kaçarlar…” diye tanımlıyorlar. Grup yıllar içinde gelişti, büyüdü. Üyelerinin kostümlü, maskeli fantastik kahramanlara duyduğu hayranlık onları aynı tarzda öyküler yaratmaya itti. Ve sonunda grup üyelerinden ikisi Mahmud Asrar ve Yıldıray Çınar, yıllardır izledikleri ünlü ustalarla birlikte, aynı büyük yayıncılar için çizmeye başladılar. Halen M. Asrar Dynamo5 ve Y. Çınar Noble Causes adlı serileri Image Comics için üretiyorlar. Fanzin üretmeye olan tutkuları ise hala devam ediyor.

Çapa cildini anlatıyorduk, devam etmekte fayda var. Bir diğer genç usta, Arka Bahçe’nin şahane Karabasan ciltlerinden de tanıdığınız Hakan Tacal’ın uzun öyküsü “Uzay Vampirleri”ni okumayı en sona bıraktım ben, hani kahvaltı tabağında bir parça sucuğu hep en sona bırakır yemeye bırakırsınız ya, öyle işte.

Sonra gene Mahmud Asrar’ın beni koltuktan düşüren “İpek” kısa öyküleri geliyor. İpek kızımız Ninja tarzı kostümlü bir kahraman. Düşmanları karşısına nedense hep kadınlara seslenen o saçma sapan deterjanlı, çamaşır sulu, hijyenik ped’li senaryolarda çıkıyor. “Aaa Hülya Hanım!” ya da “Ayşe Teyze… inanmıyorum yani!” ve “ Bikerem versem?”li balonlar arasında kafalar mecburen uçuyor ve Asrar bu enternasyonal formattaki kitch reklam konseptiyle tabiri caizse maytap geçiyor (derdi büyükbabam).

Sonra gene Hakan Tacal “Afrodit”, Mahmud Asrar “Melek” ve sürpriz: Yıldıray Çınar “Karabasan”la ciltte yerlerini alıyorlar. Zeynep Özatalay, Melike Acar, Sedef Özge, Cem Dayıoğlu, İlker Gazioğlu, Celor, Deniz Dayıoğlu, Mert Ozan Uslu, Ozan Küçükusta da irili ufaklı öykülerle izledikten sonra Çapa’nın öyküsünün detaylarını ve kahramanlarını merak edenler için kısa ama detaylı bir özet, yayınlanmış fanzinlerden bazılarının kapakları ve birkaç illüstrasyonla 400 sayfalık macera son buluyor.

Bu durumda Sayın Arka Bahçe yetkililerine bu satırlardan adınıza seslenmeyi bir borç biliyorum: Bu boyutta bir keyfi bize bir daha ne zaman yaşatacaksınız acaba? Mesela gelecek ay bir Çapa daha çıkacaksa ben kendiminkini ayırtacağım da onun için…

(Bu yazım Vatan Kitap Dergisi'nin 15 Mart tarihli sayısında yayınlandı.)

Manga, Şeker Kız Candy’den ibaret değil miymiş?..


Bizim kuşağımızın çocukluk anıları içinde Candy’nin, Marco’nun, Heidi’nin yeri ayrıydı. Erkek çocukların kendilerini özdeşleştirmekte zorluk çektiği kahramanlar ve o devrin Türkiye’si için son derece egzotik yerlerde geçen, birbirinden dokunaklı Japon işi hikâyeler gene o devrin estetik anlayışına uygun olarak en azından Petrocelli, Kolombo, Dallas ya da Zengin ve Yoksul kadar izleyiciyi kendilerine esir etmişlerdi.

Özdeşleştirememek demişken, olmayacak peynirleri Alp Dede gibi havalı hareketlerle kestikten sonra şişlere takıp, anneannemin çini sobasında kızartma denemelerimizi hatırlıyorum. Denemediğimiz kalmış mıydı sanki?

Okumayı annemin Tommiks-Teksas’larından, Tarzan’dan, Red Kit ya da Tenten maceralarından, Savaş, Korku gibi dergilerden öğrenmiştim çevremdeki birçok arkadaşım gibi. Tüm harçlığımı çizgi romana yatırırdım. Yazları kış boyunca aldığım çizgi roman dergilerini dayımın dükkânının önüne süslü bir tezgâh kurup satar, yenileri için sermaye yapardım. Sonra ortaokul yaşlarımda Fransız çizgiromancıların tümü girdi hayatıma, diğer İtalyan çizgi roman ağır abileri ve en sonunda da modern Amerikan çizgi romanları Türkiye’ye birer birer gelince benim diğer kötü alışkanlıklara ayıracak param kalmaz oldu. Şimdi geriye bakınca tüm çocukluk ve gençliğimin edebiyatla olduğu kadar çizgiromanla da çevrili olduğunu görüyorum.

Peki o zaman, çizgiroman ve hele de Japon yapımı çizgi filmler çocukluğumda bu denli çok yer etmişken adını çok sonra duyduğum manga’ya hiçbir zaman ilgi duymamış olmam nasıl açıklanabilir? Kırkına dayadığı merdiven bile eskimiş bu adam çizgi romana hâlâ dünya para harcarken, iki yılda bir marangozlar çağrılıp evdeki boş duvarlar yeni kitaplıklara bir bir yenik düşürülürken manga’ya olan bu kayıtsızlığımın ne gibi bir açıklaması olabilir? Acaba Japon çizgisini o zamanlar yalnızca televizyonda görmüş olmamız, sonraları televizyonun gözümüzden düşmesiyle birlikte mangayı da o göz ardı edilebilecekler arasına koymamıza mı neden oldu? Yoksa o zamanların manga çizgi dizilerini kızların daha çok sevmesi miydi uzak durmamın gerçek nedeni? Yoksa bu büyük bir hata mıydı? İnternet’te küçük bir gezinti “vataşiva, vataşiva, vataşiva keeeendiiiii” sözlerinin o kadar yıl sonra nasıl da hâlâ anımsandığını, bu çizgi dizilerin nasıl da önemli kültler haline geldiğini gösteriyor oysa.

İşte tam da bunları düşünürken (!) radyoda duyduğum bir anonstan, sorularımı yanıtlamam için bir fırsat doğduğunu öğreniverdim. Küçük bir dikdörtgen kutu içinde beni direksiyon başında sırttan görüyorsunuz, önümde camda yağmur damlaları, silecekler çalışıyor, radyodan gelen metalik sözcükler üstte zigzaglı bir balonda okunuyor: “Yapı Kredi Yayınları’nın Sanat Dünyamız Dergisi, kış sayısını Manga’ya ayırdı”. Hemen onun altında benim yuvarlak ya da oval küçük konuşma balonumun içinde büyük, kalın puntolarla bir: “???”

Sanat Dünyamız’ın şubat sayısını bulmak için çektiğim zorluklardan bahsetmeyi gerekli bulmuyorum. Ama on kadar büyükçe gazete bayisi ve önemli bir kitapçı zincirinin bazı şubeleri beni deliler listelerine almışlardır sanıyorum.

Ama dergiyi elime aldığımda bu çok özel dosyaya ayrılmış 136 büyük boy sayfada manga ile ilgili temel sorularımın cevaplarını bulabileceğime hemen ikna oldum.

Dosyanın editörü Burak Aydın’ın Manga: Çizgiroman meraklıları için bir giriş başlıklı yazısı manga konusundaki flu fikirlerin netleşmesini sağlayan birçok bilgiyi yerli yerine oturtuyor her şeyden önce. Sonra daha derine dalmak isteyenler için Manga tarihi ve Manga sözlüğü ile sürüyor dosya. Gon’dan Gen’e Türkiye’de Manga, Manga Türleri ve buna bağlı olarak Kızlar için Manga ve AmeriManga yazıları, Manga ve Animelerdeki rekabet, Fransız çizgiromanında Manga etkisine bir örnek yazıları farklı tarzlar ve Türkiye’de bunabilenler ve bulunmayanlar arasında renkli bir yolculuğa çıkarıyor okuyucuyu. Dosya yazarlarından bazılarının buluştuğu 19 sayfalık Manga ve Anime üzerine bir tartışma, Burak Aydın’ın Şahsi manga tanıtımları yazısı ve önemli manga ustalarıyla söyleşiler dosyayı tamamlıyor.

Benim okurken en fazla keyif aldığım yazılardan biri İnternet’te Bir Japon Haline Gelmek adlı eğitici bir diğer çalışmasını ve bazı fantastik hikâyelerini de bulabildiğim Laura Luchau’nun Hayatla ilgili her şeyi animelerden öğrendim başlıklı yazısı oldu. Çizgi roman tutkunlarının dünyasına, daha doğrusu dünyayı algılama yöntemlerine mizahi bir gözle bakan, 90’lı yılların sonunda California San Diego Üniversitesi’nde Cal-Animage kulübü üyeleri için yayınlanan Nannichuan bülteninde yer alan bu yazı, İnternet marifetiyle kısa zamanda tüm dünyada okundu. Ve “1. Savaş berbat bir şeydir.” maddesiyle başlayan ilk elli orijinal maddeye her yeni okumada yeni maddeler eklendi. Yazının başlığında büyük harflerle yazılmış:” Bu metni ciddiye almayınız!!!!” uyarısını göz ardı ederek hızla içine düştüğümüz sayfalardaki maddelerden birkaçını burada aktarmasak olmaz şimdi:

7. En iyi takımlar beş kişiden oluşur. (bu satırları yazanın sorusu: Bu futbol için de geçerli mi?)
8. Uzayda her şeyi ve herkesi duyabilirsin. (gene yazarın sorusu: Mustafa Abi?)
10. Çin’e gittiğinde rehberinden uzaklaşma, aniden lanetli bir göle düşebilirsin. (yazarın notu: 18 yıl profesyonel rehberlik yaptım aynı şeyi Sultanahmet’te de söyledim.)
14. Öğretmenler ufacık cisimlerle istedikleri her noktayı vurabilirler. (yazarın sorusu: Buna şahit olmayanınız var mı? Doğru işte…)
23. Misafirlikte yediğin yemek kötüyse en yakın saksının dibine göm (gizlice tabii ki ^_^) (yazarın notu: Pes!)
28. Ne kadar çok ve kabarık saçın varsa o kadar iyidir. (yazarın notu: Ben bunu Türk Pop ya da Türkiye televizyonları düsturu sanıyordum. Meğerse Japon şeyiymiş.)

Çizgiroman tutkunlarının “Televizyonda Süpermen izledi, sonra kendini balkondan boşluğa bıraktı!” açıklamasına ve buna bağlı olarak gelişen “Süpermen ve benzerleri yasaklanmalı! Çocuklarımız kötü etkileniyor!” hezeyanlarına karşı verdikleri tepkinin bu mizahi yansıması, kötünün iyinin yerine geçtiği günümüzün vahşi ve küresel liberalizmi ve yükselişteki kabalaşmaya karşın doğru iletişim kanalını bulmuş oluyor böylece.

Sanat Dünyamız dergisinin Manga dosyasından öğrendiklerimi tabii ki bu kısa yazıya sığdıramayacağım, ayrıca dergimi de kimseye ödünç vermem, ama artık Manga’yı göz ardı etmemem gerektiğini iyi biliyorum (ve ayrıca ondan korkmuyorum!).
(Bu yazım Vatan Kitap Dergis'nin 15 Şubat tarihli sayısında yayınlandı.)

Dünyanın en şanslı adamı!



Son yıllarda yayınevlerinin anılara ilgisi arttı. Bu sayede birikimiyle, yaşadıklarının yoğunluğuyla afallatan birçok iyi yazar okurlarla ilk kez bir araya geldi. Ali İhsan Göğüş ve anılarını kaleme döktüğü “Hep İsmet Paşa’nın Yanında” bu türün en çarpıcı olanlarından.

Kitabın “Bitirirken” adlı bölümünün son paragrafında Ali İhsan Göğüş “Aktif siyasi hayatım 1973’te sona erdi. Aradan geçen 35 yıla rağmen hâlâ hatırlanıyor olmama bazen ben de şaşırıyorum” diyor. Kitap ise yazarın daha fazla hatırlanmamasına şaşırtıyor.

Gaziantep’in köklü ailelerinden birinden olan Ali İhsan Göğüş, Güneydoğu’nun ilk Türkçe gazetesi Mecla-i Muarif’i -ya da günümüz Türkçesiyle söylersek Kültürün Aynası’nı- 1903 yılında çıkaran Hüseyin Cemal Göğüş’ün yeğeni. Kendi ifadesiyle bu yüzden kızı Zeynep (Göğüş) ikinci değil, üçüncü kuşak gazeteci. Dört kardeşin 1923 yılında doğduğu için kendini dünyanın en mutlu insanı addeden en küçükleri, aynı zamanda Hasan Celal Güzel’in dayısı. Ama hayat hikâyesinde bundan çok daha önemli duraklar var. Sonradan Milliyet adını alacak olan Tan gazetesinde 1948 yılında başladığı gazetecilik yaşamını daha sonra Türk Haberler Ajansı, Dünya ve Cumhuriyet gazetelerinde yazıişleri müdürlüğü ve Kim dergisinde başyazarlık yaparak sürdürdü. Üç dönem Gaziantep CHP milletvekili oldu. Henüz 38 yaşındayken, kendisini arkadaşı olarak gören başbakan İsmet İnönü tarafından Türkiye’nin ilk Turizm Tanıtma Bakanı olarak “inha” edildi, hükümet sözcülüğü ve daha sonra Devlet Bakanlığı yaptı. Türkiye’nin kitle turizmiyle tanışmasını sağladı. Gene bakanlığı sırasında kuruluşunda – buraya dikkat buyurunuz- özerk olması planlanan TRT’nin oluşturulma çalışmalarını yürüttü. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu’nda altı yıl başkan yardımcılığı yaptı ki, üstüne basa basa söylediği gibi “Eskiden yalnız Meteoroloji Radyosu, Polis Radyosu bir de devlet televizyonu olarak TRT vardı. Radyo Televizyon Yüksek Kurulu 1980’den sonra bunları siyasi iktidarın pençesinden kurtarmak için kurulmuştur.”(s. 120)

Ali İhsan Göğüş yaşadıklarını kişisel kalmaya, kendi gibi kalmaya özellikle itina göstererek anlatıyor anılarında. Hayranlıkla bağlandığı ve uzun yıllar birlikte çalıştığı İsmet Paşa’ya, CHP’ye geniş yer ayırıyor.
İlk bölümde Ali İhsan Bey çocukluğunu anlattıktan sonra sevgili amcası “Ayıntap Mutasarrıfı, Reyhanlı Boybeyi Mir-i Miram Rumeli Beylerbeyi Mustafa Şevki Paşa’nın torunu Kethüdazade Göğüş Hüseyin Cemil” Bey’i uzun uzun anlatıyor. Gurur duyduğu, çok değer verdiği ailevi kökleri ekseninde Osmanlı tarihinin 350 yıllık bir kesitinden, Birinci Dünya Savaşı ve işgal yıllarından, Kurtuluş Savaşı tarihinden hızlıca ama etraflıca bahsediyor. Bunu yaparken de aldığı -belli ki- müthiş keyfi, hem de ziyadesiyle aktarıyor. Dolayısıyla kendiyle hayli barışık, zarif Göğüş o harikulade serbest üslubuyla, konudan konuya üstelik bazen şiddetli sıçramalar ya da kopuşlarla geçerken, okur için metni aynı süratle izlemeye gayret etmek kaçınılmaz hale geliyor.

Hep İsmet Paşa’nın Yanında, acı bir kahve eşliğindeki - ya da kahvenin yerine Ali İhsan Bey ne koyardı ne yazık ki bilmiyorum- bir dost sohbetinin yakınlığını, samimiyetini, teklifsizliğini hissettiriyor. Ne zamandır okuduğumuz tüm metinlerde var olan o ince hesaplar, resmi tavır, “aman tekrara düşmeyeyim bak falanca gereksiz der sonra”lara ise hiç rastlanmıyor. Hem, aile tarihini anlattığı sayfalarda “Gel de çık işin içinden.” demeye cesaret eden bir yazarın samimiyetinden nasıl şüphe eder ki insan?

Not: “Göğüş gök gözlü; mavi, yeşil gözlü demek.*”
* Kırgızca ve Karlukçadan: “Kögüz” bkz. s. 35

Ali İhsan Göğüş
Hep İsmet Paşa’nın Yanında
Remzi Kitabevi
İlk basım: Mart 2008
174 sayfa,
10 YTL (DNR fiyatı)
(bu yazım Vatan Kitap Dergisi'nin 15 Nisan tarihli sayısında yayınlanmıştır.)

YIP IftIharla sundu...Müsaitseniz gene bekleriz... ya da iGoogle'la yorulmadan görün güncellemeleri!



Add to Google